Kapak Görseli: Hareket Ordusu’nun İstanbul’a girişi.

Özgürlüğün Kıvılcımları: Jön Türkler

Padişahın amansız diktatörlüğü olan istibdat rejimi karşıtlarını yaratmakta gecikmedi. Jön Türkler adı verilen bu aydınlar yükseköğretim yapan okullardan çıkmıştır. Tıbbiye, Harbiye ve Mülkiye gibi kadro okullarında yetişen gençler arasında rejim karşıtlığı süreç içerisinde had safhaya ulaşmış ve gizli cemiyetçilik yayılmıştı. Jön Türklerin ilk örgütü İttihad-ı Osmani 21 Mayıs 1889’da İstanbul’da kuruldu.[1] Askeri Tıbbiye öğrencileri tarafından Fransız Devrimi’nin yüzüncü yılında kurulan İttihad-ı Osmani Cemiyeti kısa sürede rejim tarafından tespit edildi ve üyeleri sürgüne gönderildi. Yurt dışında daha çok yayın faaliyetine odaklanan bir Jön Türk çevresi oluştu. Bu çevreler ise çok başlı ve kanatlıydı. Ahmet Rıza, Mizancı Murad, Prens Sabahattin gibi isimlerin çevrelerinde kümelenmiştir. Bu aydınların tek amacı yaygın söylentinin aksine yalnızca padişahı devirmek değildi. Onlar, Batılı düşün kaynakları ile kendi toplumları arasında aracı rolü oynamaya soyunmuştu. Kendilerine hastayı tedavi rolü biçiyorlar, kendilerini “içtimai tabip” sayıyorlardı.[2]

Ahmed Rıza, Jön Türk akımlarının merkezi konumunda bulunan İttihat ve Terakki’yi temsil ediyordu. Merkezi yönetim, anayasa ve temsili demokrasi kavramlarıyla özetleyebileceğimiz siyasal hedefleri, esas olarak rejimi değiştirerek imparatorluğu ayakta tutmayı hedefliyordu. Mülkiye Mektebi hocalarından Mizancı Murad ise daha muhafazakar bir siyaset izliyordu. Ona göre temsili bir rejim için henüz erkendi. Halk, iyi eğitilmiş elitler tarafından yönetilmeliydi. Anayasa gerekliydi ancak meclis halkın temsilcilerinden değil elitlerden oluşmuş, yasama yetkileri olmayan bir danışma meclisi olmalıydı. Murad Bey’in fikirleri Tanzimat Dönemi bürokratlarının -her ne kadar onları kıyasıya eleştiriyor olsa da- çizgisindeydi. Hanedan ailesine mensup olan Prens Sabahaddin ise bunlardan daha başka bir yol tutmuştu; o İngiliz okulunun etkisinde bir liberaldi, özel girişimcilik ve adem-i merkeziyet düşüncesini savunuyordu.

Enver Paşa’nın portresinin bulunduğu afişte Osmanlı Türkçesi ve Fransızca “yaşasın vatan, yaşasın millet, yaşasın hürriyet” yazıyor. (1908)

Ahmed Rıza’nın fikirleri, zaman içerisinde daha anti-emperyalist bir rotaya girdi. İmparatorlukta yaşayan bütün unsurları siyasi olarak birleştirmeye çalışan Osmanlıcılık ve Osmanlıcılığın dayanağı olan meşrutiyetçilik 1902’de yayın hayatına başlayan Şurayı Ümmet gazetesinde ifade edilmeye başlandı. Halka güvenmeyen bir Jön Türk olan Mizancı Murad, II. Abdülhamid rejimine teslim olmuştu. Prens Sabahaddin ise Şurayı Ümmet’in yayın hayatına başladığı sene yapılan Birinci Jön Türk Kongresi’nde Ahmed Rıza Bey’in grubu ile kesin bir ayrışma yaşamıştı. Bu ayrışmanın nedeni ise, esas olarak müdahalecilik ve müdahale karşıtlığıdır.[3] Prens Sabahaddin, Osmanlı meşrutiyetinin yabancı müdahalesiyle (Bundan İngiltere anlaşılmalıdır.) sağlanabileceğini ortaya atmıştı. Ahmed Rıza buna şiddetle karşı çıktı. Yabancı müdahalesine ve imparatorluğun parçalanmasına yol açacak adem-i merkeziyetçi fikirlere cephe alan Rıza’nın etrafında toplanan grup Jön Türk hareketinin esas çizgisini temsil ediyordu. İttihad-ı Osmani Cemiyeti’nden İttihad ve Terakki Cemiyeti’ne ve 1902 Kongresi’nin ardından Ahmed Rıza’nın liderliğinde Osmanlı Terakki ve İttihad Cemiyeti’ne uzanan Jön Türk hareketinin programı berraklaşmıştı.

Bu programa göre; Anayasa yeniden yürürlüğe konulacak, meclis açılacak ve ülkeyi yönetecek hükumetler meclise karşı sorumlu olacaktı. Merkeziyetçi bir yönetim yapısı benimsenecek ancak idare mekanizması, hukuk düzeni vb. reforma tabi tutulacaktı. Bütün Osmanlı unsurlarının birliği esas alınacaktı. Kısacası Jön Türkler, Avrupalıların “Hasta Adam” dediği Osmanlı İmparatorluğu’nu ayağa kaldırmayı hedefliyordu. Bu arada, Rusya’dan gelen Türk aydınların çabalarıyla milli kültür üzerine çalışmalar da arttı. Jön Türkler hala Osmanlıcı olmakla beraber, imparatorluğun asıl yükünü taşıyanların unutulanların hatırlanmaya başlamasını da sağladı. İmparatorluğun bu unsuru Türklerdi.

Özgürlüğün Meşalesi: İttihad ve Terakki

Cemiyet

1902 I. Jön Türk Kongresi’nin ardından Osmanlı Terakki ve İttihad Cemiyeti yurt içinde ve dışında şubeler açmaya yöneldi. Yayın faaliyeti de sürdürülüyordu. Neşriyat ve teşkilat halkı örgütlemeye yönelmişti. Jön Türk hareketi, halka güvenmeyen siyasetlerden kurtulmuş, halkçı, milliyetçi ve devrimci bir yönelime girmişti.

Halka güvenmeyen aydınların uyuşuklukla itham ettiği Osmanlı halkı 20. yüzyılın başlarında hiç beklenmeyen bir şekilde ayağa kalktı. II. Abdülhamid rejimine karşı Anadolu ve Rumeli topraklarında halk isyanları başladı. 1906-1908 yılları arasında Erzurum, Diyarbakır, Kastamonu, Aydın, Konya, Muğla gibi illerde gerçekleşen ayaklanmalar padişahın koyduğu yeni ve ağır vergilere, istibdat rejiminin zalim yöneticilerine karşıydı. Bu halk isyanları söz konusu bölgelerde bulunan Jön Türkler tarafından hızla siyasallaştırıldı.[4] Vilayetlere sürülen Jön Türk aydınları bu ayaklanmalara katılmakta ve onlara önderlik etmekte güçlük çekmediler. Ayaklanmalar ekonomik taleplerle başlayıp, padişahın mutlak monarşisine karşı anayasa ve temsil hakkı talep eden siyasal nitelikler kazandı. 19. yüzyılın başından beri padişah, bürokrasi ve ordu çevresinde dönen siyasete şimdi yeni bir unsur daha katılacaktı; halk. Osmanlı halkı, bir yüz yıldır devam eden modernleşme çabalarını doğru bir istikamette başarıya ulaştıracak bir özgürlük devrimini gerçekleştirecekti. Bugüne kadar modern bir devlet kurmaya odaklanan saray, bürokrasi ve orduyu sarsacaklardı. Modern devlet, modern toplum ile birlikte anlam kazanırdı. Modern bir toplumun da özgürlük olmadan kurulması imkansızdı. Hakimiyetin kaynağı halk olacak, halkın özgürlüğü çağdaşlaşmayı sağlayacaktı.

Tanzimat’tan beri bir ulusal ordu niteliği kazanan silahlı kuvvetler de harekete geçti. Ordu, Yeniçeri döneminde olduğu gibi padişahın özel ve profesyonel silahlı kuvvetleri değildi. Ordu mensupları halkın bir parçasıydı, onunla yaşıyor onunla nefes alıyordu. Halkın sorunları ordunun da dertleriydi. Üstelik bu sorunlar yalnızca ekonomik değil politikti. İmparatorluğun aldığı her yenilgi üzerine ulusal onuru sürekli zedelenen ordu bir değişim istiyordu.

Osmanlı Ordusu, Tanzimat Fermanı’ndan beri geçirdiği reformlar sonucunda, özellikle subaylar düzeyinde Batılı düşün kaynaklarına daha çok yaklaşmıştır. Abdülaziz’in devrilmesi ve Birinci Meşrutiyetin ilan edilmesinde de rol alan ordu II. Abdülhamit rejimine karşı da huzursuzdu.  Üstelik bu huzursuzluk, yüksek komuta kademesinde değil genç subaylardaydı. Yeni, modern ve ulusal bir yapıya kavuşmak isteyen orduya II. Abdülhamid rejimi gerçek mermilerle tatbikat bile yaptırmıyordu. Okuma-yazma bilmeyen alaylı subayların, saraya sadakat yoluyla yükselmesi, Harbiye mezunu subayları oldukça üzüyordu. Askerlik fenninden habersiz insanların yükselişi, ordunun niteliğini düşürüyor, mektepli subayların hakkı yeniyor ve ordu ulusal varlığı savunamayacak derecede yozlaşıyordu. Ayrıca maaş ve tayin konusu da hem erler hem subaylar üzerinde bir bıkkınlık yaratmıştı. Ekonomik zorluklara mahkum edilen silahlı kuvvetler mensupları yurt dışındaki Jön Türk yayınlarını okumaya ve bunları kendi arasında tartışmaya başlamıştı.


1906 yılının Eylül ayında Selanik’te bir Posta memuru olan Talat Bey’in liderliğinde Osmanlı Hürriyet Cemiyeti kuruldu.[5] Bu cemiyet, Makedonya bölgesinde görev yapan ve II. Abdülhamid rejimine muhalif subayların ve aydınların bir devrimci girişimiydi. Merkezi Paris’te bulunan Osmanlı Terakki ve İttihad Cemiyeti’nden Dr. Nazım ve Dr. Bahaddin Şakir’in çabalarıyla Osmanlı Terakki ve İttihad Cemiyeti’yle birleşen[6] Osmanlı Hürriyet Cemiyeti, II. Meşrutiyet’in ilanını sağlayacak Hürriyet Devrimi’nin asıl ateşleyicisi oldu. 1907 yılında her iki cemiyetin Osmanlı Terakki ve İttihad Cemiyeti adıyla birleşmesinin ardından Paris’te İkinci Jön Türk Kongresi toplandı. Prens Sabahaddin’in Teşebbüs-ü Şahsi ve Adem-i Merkeziyet Cemiyeti, Ermeni örgütleri ve bazı bağımsız aydınların katıldığı bu kongreden örgütsel ayrılıkları bir kenara bırakarak rejimi değiştirmeye odaklanma kararı çıktı. Rejimin devrimci yöntemlerle değiştirilmesi gerektiği de karara bağlandı.[7]

Talat Paşa

İmparatorluk 1908 yılına ordudaki huzursuzluk, Anadolu’daki halk ayaklanmalarıyla girdi. Bu yılın son baharında bir devrimin gerçekleşeceğini yabancı uzmanlar dahil herkes görüyordu. Devrimin tarihini erkene alan gelişme ise İngiliz Kralı ve Rus Çarı’nın Reval Görüşmeleri oldu. Bu görüşmelerde Osmanlı Makedonyasına yönelik planlar yapıldığı duyulunca İttihad ve Terakki üyesi bir subay olan Kolağası Resneli Niyazi 3 Temmuz 1908 tarihinde dağa çıkarak devrim ateşini yaktı. Hemen arkasından Binbaşı Eyüb Sabri ve Binbaşı Enver Beylerin dağa çıkması Hürriyet Devrimini başlattı. II. Abdülhamit, genişleyen ayaklanmaya teslim oldu ve II. Meşrutiyet ilan edildi.

II. Meşrutiyet Dönemi: Özgürlük Günleri

Meşrutiyetin ilanı daha önce ertelenen bütün siyasal sorunların ortaya çıkmasına neden oldu. Ülkenin bütün sorunları, baskı rejimi ortadan kalktığı için başta Meclis-i Mebusan’da olmak üzere açık tartışılmaya başlandı. Bir basın patlaması yaşandı. İttihat ve Terakki bu sürece hazırlıksız yakalanmıştı. Öncelikle yekpare bir yapı değildi; Batıcılık, Osmanlıcılık ve İslamcılık gibi fikir akımları cemiyet içerisinde etkiliydi. Sonra genelde alt ve orta sınıflardan gelen subay ve memurlardan oluşuyordu. Oysa karşılarında yıktıkları rejimin bütün bürokratları vardı. Bu zümre, yani eski rejimin temsilcisi olan üst sınıflardan gelen paşalar güruhu siyasette tecrübe sahibi, muhafazakar tutumlarıyla başlayan devrimi tutuculaştırmaya yönelik kararlı adımlar atan isimlerdi. Üstelik Osmanlı siyasal geleneğine bu paşaların bir ağırlığı vardı. Halkın zihninde yüzyılların geleneği doğrultusunda yerleşen yönetici seçkin tipine İttihatçılar uygun düşmüyordu. II. Abdülhamit hala tahttaydı ve paşaları siyaset sahnesindeydi.

1908-1909 arasındaki bu dönemde, gayrimüslim unsurlar da rejimin yıkılmasında Jön Türklerle yan yana bulunmuş olmakla birlikte, devrim sonrasında kendi ayrılıkçı ajandalarına odaklanmaya başladı. Jön Türkler içerisindeki birlik de bozuldu, Prens Sabahattin grubu kendi partisini kurdu. Bu liberaller de sınıfsal açıdan İttihatçılardan farklıydı; onlar da tıpkı eski rejim paşaları gibi üst sınıflardan geliyordu.[8] Siyasal hedefleri de Tanzimat’ın dış politikada İngilizlerle dostluk iç politikada ise bireysel girişimi esas alan bir ekonomi modeli ve adem-i merkeziyetçi bir yönetim yapısıyla İngiliz modelinin uygulanmasını içeriyordu. İttihatçılar hem gayri müslim ayrılıkçılarla hem Prens Sabahaddin grubuyla hem de çağdaşlaşma karşıtı gericilerle mücadeleye başladı.

II. Meşrutiyet’in ilanından 31 Mart Ayaklanmasına kadar yaşanan döneminde, siyaseti başta İttihat ve Terakki, Prens Sabahattin grubu, eski rejim paşaları (Kamil, Sait vb) ve II. Abdülhamit arasındaki güç mücadelelerinin belirlediğini görüyoruz. 31 Mart Ayaklanması ise bir karşı devrim girişimi olarak siyasi dengeleri değiştirmiştir. Rejimi değiştirmeyi amaçlayan, şeriatçı rengi belirgin olan bu ayaklanma Prens Sabahaddin grubunun ve bir dış güç olarak İngiltere’nin açık, II. Abdülhamid’in sessiz desteğine sahipti. Ancak devrimci güçler atak davrandı. İttihat ve Terakki Cemiyeti tarafından örgütlenen Hareket Ordusu tarafından bu karşı devrimci ayaklanma bastırıldı.

Öncelikle, ayaklanmayla doğrudan bağlantısı ispatlanamasa da ayaklanmaya karşı sessiz kaldığı için suçlanan II. Abdülhamit tahttan indirilmiştir. Onu tahttan indirenler ise Meclis-i Mebusan ve Meclis-i Ayan’ın birleşimiyle kurulan Meclis-i Umumi-i Milli olmuştur. İlk defa padişah, halkın temsilcileri tarafından makamından edilmiştir. Belki daha önceki Yeniçeri ayaklanmalarının da padişahları tahtından ettiği hatırlatılarak bu görüşe karşı çıkılabilir. Ancak bu eylem, daha önceki örneklerden farklı olarak halkın seçtiği bir meclis tarafından yapılan bilinçli bir siyasal eylemdir. Üstelik bu tarihten sonra padişahın siyasal süreçlerde herhangi bir etkisi de olmayacaktır. Bu fiili durum, resmiyet de kazanmış, 1909 Anayasa Değişiklikleri ile, 1876 Kanun-u Esasi’sinde padişahın merkezi konumu neredeyse sembolik hale getirilmiştir.[9] Bundan sonra siyasette belirleyici olan güçler meclis ve meclise dayanan hükümet olacaktır. Her ne kadar aksi yönde düşünen önemli sayıda akademisyen, yazar ve tarihçi olsa da kanaatimizce 1909’da Osmanlı-Türk modernizmi önemli bir eşiğe ulaşmıştır: Demokrasi.

31 Mart’ın ikinci sonucu, bu ayaklanmada liberal-dinci ittifakının gözler önüne serilmesi olacaktır. Liberaller,  ayaklanmada dincilerden yararlanmış ve onlarla işbirliği yapmıştır.[10] Ayrıca, ayaklanmada İngiliz desteği olduğuna ilişkin de önemli kanıtlar vardır. Bu durum, bundan sonraki siyasal mücadeleleri doğrudan etkileyecektir. İttihatçılar bütün girişimlerinde karşısında bu liberal-dinci-eski rejim kalıntısı ittifakı bulacaktır. Bunlara gayrimüslim ayrılıkçılar da dahil olacaktır. 1909 yılından 1913 yılına kadar sürecek siyasal mücadelenin karşıt güçleri kabaca şöyledir; İttihat ve Terakki, karşısında ise Prens Sabahattin grubu ve liberaller (Ahrar Fırkası, Hürriyet ve İtilaf Fırkası vb.) eski rejim paşaları, dinci gericiler ve gayrimüslim ayrılıkçıların ittifakı. Bu cepheleşmenin siyasal izleri bugüne kadar sürülebilir.

1909-1913 yılları dış ve iç gelişmelerin Osmanlı Devleti’ni sarstığı bir dönemdir. Modernleşme tarihimizin önemli sorunları da tartışmaya açılmıştır. Osmanlı Devleti’nin bağımsızlığı, bütünlüğü ve çağdaşlaşarak gelişmesi konularında bu dönemde yürütülen fikirler geleceğe yön verecektir. Bu dönemin siyasal laboratuvarından geçen isimler cumhuriyeti kuracaktır. Tarık Zafer Tunaya’nın belirttiği gibi II. Meşrutiyet dönemi cumhuriyetin laboratuvarı olmuştur.

1909-1913 yılları arasındaki dönemde iktidar mücadelelerinde siyasiler, fikir adamları kadar ordu da önemli bir rol oynamıştır. İttihatçı olmamakla birlikte İttihatçılara destek olan Mahmut Şevket Paşa’nın kurduğu askeri otorite 1912 yılında Büyük Kabine’nin kurulmasına kadar sürmüştür. Büyük Kabine, ordu içerisinde İttihatçılara karşı örgütlenen Halaskar Zabitan adlı karşı devrimci grubun müdahalesiyle kurulmuştur. Mahmut Şevket Paşa sahneden uzaklaştırılmış, İttihatçılar hükümet dışı kalmıştır. Meclis çoğunluğu olduğu halde İttihatçıların hükümette olamaması, askeri bir tehdide dayanır. Modern tarihimizin Halaskar Zabitan olayını bir darbe saymaması ilginçtir. Bu darbe, Abdülhamit döneminde görev yapan eski rejim paşaları tarafından bir hükümet kurulmuş, bu hükümet liberal Hürriyet ve İtilaf Partisi tarafından da desteklenmiştir.

İttihatçılar da -diğer bütün yollar tükendiği için- Ocak 1913’te Bab-ı Ali Baskınıyla silahlı bir müdahale ile iktidarı eski rejim paşalarından ve liberallerden almıştır. Fakat baskından sonra sular durulmamış, karşı devrimciler bir darbe girişiminde bulunmuştur. Bab-ı Ali baskınından sonra kurulan İttihadçı hükumetin sadrazamı Mahmut Şevket Paşa’ya yönelik bir suikast yapılmıştır. Bunun üzerine İttihadçılar eski rejim kalıntılarını, liberalleri ve dincileri sert tedbirlerle ezmiş ve iktidara tamamen egemen olmuştur.[11]

İttihadçılar tam iktidar olduktan sonra ülkeyi modernleştirecek kapsamlı bir reform programını devreye sokmaya hazırlanırken Birinci Dünya Savaşı başlamıştır. İttihad ve Terakki hükumeti bu savaşın, Büyük Devletler tarafından başta Osmanlı İmparatorluğu olmak üzere doğu uluslarını tamamen sömürgeleştirmek için başlatıldığını görmüştür. Bu bakış açısıyla hükumet, yıllardır imparatorluğun paylaşılması için çalışan İngiltere, Fransa ve Rusya’dan oluşan İtilaf Devletleri bloğuna karşı Almanya ve Avusturya-Macaristan’dan oluşan İttifak Devletleri bloğunda girmeye karar vermiştir. Osmanlı İmparatorluğu varlığını savunma üzere 29 Ekim 1914’te savaşa dahil olmuştur.

Savaş yıllarında siyasetin parti üzerinden yürütüldüğünü söyleyebiliriz. Bu dönemde meclis, ordu ve devlet mekanizması tek partinin yani İttihad ve Terakki’nin kontrolü altına girmiştir. Birinci Dünya Savaşı, tek parti otoritesi altında Türkiye’nin modernleşmesini hızlandırmıştır. Ülkemizin ekonomik gelişmesini prangalayan kapitülasyonlar kaldırılmış, milli iktisat programıyla modernleşmenin en önemi öznesi olan milli bir burjuva yaratılmaya çalışılmıştır Ordu reformu ile bu kurum eski rejimin tüm kalıntılarından arındırılmıştır. Eğitim, sağlık ve sosyal yaşama ilişkin yenilikler de gerçekleştirilmiştir. Savaşta büyük güçlerin Osmanlı İmparatorluğundan hiç beklemediği olağanüstü bir performansın gösterilebilmesini İttihad ve Terakki’nin vatansever, devrimci ve enerjik politikaları ve reformları sağlamıştır.

Milli Mücadele Milli Demokrasi

Birinci Dünya Savaşı’nın yenilgiyle sonuçlanması hem İttihad ve Terakki’nin hem de 1908’de kurulan yeni rejimin sonu olmuştur. Padişah Vahdeddin’in Mondros Mütarekesi’nin imzalanması ve İttihatçı hükümetin düşüşünden sonra kurmaya çalıştığı rejim, bir bakıma II. Abdülhamit rejiminin tekrarıdır. Sultan ilk iş olarak Meclis-i Mebusan’ı kapatmıştır. Ardından İstanbul’da kalan İttihadçılara yönelik bir tutuklama kampanyası başlatmıştır. Dönemin saray siyaseti, Osmanlı Devleti için İngiliz himayesi istemek, genel olarak Büyük Devletlere karşı gelmemek aynı zamanda çağdaşlaşma ve halk egemenliği düşüncesine set çekmektir. Sultan Vahdeddin ve  Sadrazam Damat Ferid’in dış politika açısından İngilizci Tanzimat siyasetini, iç politika açısından ise II. Abdülhamid çizisini izlediğini görürüz. Bu dönemde Sultan Vahdeddin’in çevresinde, II. Abdülhamid rejiminden arta kalanlar ile, 1908-1918 yılları arasında İttihadçılara karşı mücadele eden liberallerin ve dincilerin olduğunu görürüz. 1908’de kurulan yeni rejim Sultan Vahdeddin eliyle ve İngiliz desteğiyle 1918’de yıkılmıştır.

İttihatçılar, sultanın egemen olduğu İstanbul’dan çıkarak Anadolu’da Mustafa Kemal Paşa’nın önderlik ettiği Milli Mücadele’ye katılırlar. Kongreler yoluyla örgütlenen bu mücadelenin hem örgütlenme yöntemi hem de talepleri demokratiktir.[12] Öncelikle mücadele kongreler yoluyla örgütlenerek halka dayandırılmış sonra İstanbul Hükümeti’nden Meclis-i Mebusan’ı yeniden açması istenmiştir. İstanbul’da açılan meclisin İngilizler tarafından kapatılmasıyla da 23 Nisan 1908’de Ankara’da Türkiye Büyük Millet Meclisi kurulmuştur. Düşman işgaline karşı savaş esnasında kongre toplamak, İstanbul’da Meclis-i Mebusan’ı açtırmak, o da kapatılınca Ankara’da meclis kurmak, 1908’de başlayan devrimi sürdürme iradesine işaret eder. Dikkat edilirse, Milli Mücadele dönemi boyunca İstanbul hükümetlerinin etkisi il sınırlarını geçmemiş ancak Ankara bütün Anadolu’ya hakim olmuştur. Çünkü halk ve aydınlar artık eski rejimi kabul etmiyor ve siyasetin millete dayanan kurumlar eliyle yapılan türünü yani demokrasiyi benimsiyor. Bu bakımdan Sultan Vahdettin’in programı Milli Mücadele döneminde çoktan çağ dışı kalmıştır. Üstelik sultan, Türkün son yurdunu da elinden almak isteyen emperyalistlerle birleşmiştir. Artık mücadele, Türk demokrasisini ve çağdaşlaşmayı savunan ulusalcı güçlerle İngiliz işbirlikçisi gerici saray rejimi arasındadır.  Dolayısıyla bu dönemden itibaren modernleşmenin ordu, bürokrasi ve saray üçgeninden çıkarak, kararlı ve tutarlı biçimde devam etmesi de ancak Osmanlı sarayı ve Osmanlı bürokrasisinin devre dışı kalması ve yeni Türkiye’nin milli egemenlik kurumlarının orduyu da emrine alarak tam iktidarını gerçekleştirmesiyle mümkün olmuştur.

Kadınlara seçme ve seçilme hakkının tanınması konulu afiş.

Milli Mücadele’nin Mustafa Kemal Paşa’nın liderliğinde ulusal halk güçleri tarafından başarıya ulaştırılmasının ardından 29 Ekim 1923’te cumhuriyet ilan edilmiştir. Modernleşme tarihimizi fikir kurum ve değerler bağlamında okuyacak olursak, Sultan II. Mahmud ve Tanzimat Dönemi’nde sürdürülen modernleşme çabasının felsefesinin 1908 Devrimi ile başlayan devrimci süreçten kesin bir biçimde ayrıldığını görebiliriz. Yine aynı bakış açısının bir sonucu olarak 1908 Hürriyet Devrimiyle kurulan yeni rejimin Milli Mücadele döneminde Ankara’da kurulan TBMM ile devam ettiğini ve cumhuriyetin ilanıyla zirveye çıktığını görebiliriz. Bu açıdan 1908 Hürriyet Devrimine  cumhuriyetin önsözü demek de yanlış olmayacaktır. Çünkü bu dönemden itibaren siyaset kitlelere ulaşmış, halkın etkin olduğu bir modern siyaset tarzı gelişmiştir. Halkın artık bir siyasal özne olarak devreye girdiği II. Meşrutiyet dönemiyle birlikte örgütlenme, miting düzenleme, halka açık konferanslar verme yoluyla kamusal alan siyasallaşmıştır. Buradan geri dönüş olmayacaktır. Basın, cemiyetler ve halk toplantıları, siyasetin geleneksel ordu, bürokrasi ve padişah üçlüsüne sıkıştığı düzeni değiştirmiştir. Bu değişim ve dönüşüm modernleşmenin felsefesine dair bir devrimi yansıtmaktadır. Buna milli demokratik devrim diyebiliriz. Türk Modernleşmesi, milli demokratik devrimci rotada Yeni Osmanlılardan aldığı ilhamla, İttihadçıların çabalarıyla 1908’den itibaren Atatürk önderliğinde İkinci Dünya Savaşı’nın sonuna kadar devam edecektir.


[1] Feyziye Özberk, Talat Paşa İttihat ve Terakki Tarihi (Posta Memurluğundan Devrim Önderliğine) İstanbul: Kırmızı Kedi Yayınevi, 2021. s. 101

[2] Şerif Mardin, Jön Türklerin Siyasi Fikirleri (1895-1908) İstanbul:İletişim Yayınları 2008. s20-21

[3] Özberk, s109-114

[4] Aykut Kansu, 1908 Devrimi  İstanbul: İletişim Yayınları 2011  s 61

[5] Özberk, s.115

[6] Özberk, s 116-118; Erdal Aydoğan, İsmail Eyyüpoğlu, Dr. Bahaeddin Şakir Bey’in Bıraktığı Vesikalara Göre İttihad ve Terakki Alternatif Yayınları 2004. s. 405-408

[7] Aydoğan ve Eyyüpoğlu, s.408-427

[8] Faroz Ahmad, Modern Türkiye’nin Oluşumu  Çev., Yavuz Alogan, İstanbul: Kaynak Yayınları 2014 s47

[9] Tanör, s.147-151

[10] Ahmad, s 49-50

[11] Alpay Kabacalı Hatıralar-Cemal Paşa İstanbul: İş Bankası Kültür Yayınları, 2006. s33-57

[12] Bu konuda ayrıntı için bakınız. Bülent Tanör, Kurtuluş, Yenigün Haber Ajansı Basın ve Yayıncılık A.Ş. Cumhuriyet Kitapları 1997, 157s.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.