Osmanlı-Türk modernleşmesi, ülkemizin ortaçağ düzeninden çıkarak adım adım ve sancılı bir gelişme evresinin sonunda çağdaşlaşmasını ifade eden bir kavramdır. Bu kavramsallaştırmanın çatısı altında Sultan II. Mahmud reformları, Tanzimat Dönemi, I. ve II. Meşrutiyet genellikle birbirinin devamı olarak ele alınır. Bu yazı, Osmanlı-Türk modernleşmesi sürecinin aşamaları olarak görülen bu tarihsel gelişmeler arasında ciddi farklar olduğunu öne sürmektedir. Yazımızda bu farkları saray, bürokrasi ordu ve halk özneleri arasında gerçekleşen güç mücadeleleri bağlamında ele alacağız. Bu bağlamda altını çizmeye çalışacağımız farklılıkların düşünsel boyutlarını da ortaya koymaya çabalayacağız. Fikir ve güç mücadelelerini değerlendirebilmek için ise siyasi tarihe başvuracağız.

2. Mahmut

Modernizmin Şafağında Sarayın İlk Tecrübeleri

Osmanlı Devleti gaza ve fetih ideolojisi üzerine kurulu bir devlet olarak Asya’ya özgü bir imparatorluk geleneğini taşır. Niyazi Berkes’in haklı olarak belirttiği üzere bu devlet, Avrupa’nın feodal ve aristokratik yapısıyla benzerlik göstermemiştir.[1] Avrupa’nın Rönesans, Reform ve Aydınlanma Çağı’na girerek, orta çağ devlet ve toplum yapısını adım adım tasfiye etmesi ve Coğrafi Keşifler yoluyla edindiği ekonomik birikimini kapitalist uygarlığa sıçratan yönde değerlendirmesiyle, Osmanlı Devleti’nin yükseliş dönemi son bulmuş, duraklama ve gerileme dönemi başlamıştır. Osmanlı devlet ricali, askeri sınıf diye nitelenen ve padişah çevresinde, onun yönetiminin direkleri olarak yer alan Yeniçeri, Ulema ve Kapıkulu bürokrasisi gerileyişin nedenlerini uzun bir süre kendi geleneklerinden kopuş olarak açıkladı. 17. yüzyılda yavaş bir şekilde başlayan Batı’ya yöneliş, Osmanlı gerileyişinin nedeninin gelenekten kopuş değil bizzat bu geleneğin çağa uygun olmadığı sonucuna varacak şekilde inişli çıkışlı bir reform dönemini açmıştır.

Lale Devri ve ardından yapılan reform denemeleri, özellikle başkentte Yeniçeri direnişiyle karşılaşmıştır. Burada ordunun rolünün tutucu ve gerici olduğunu belirtmek gerekir. Ordu, en başta kendisini değiştirecek olan (Osmanlı seçkinleri reforma önce askeri konulardan başlamak gerektiğini düşünüyordu.) bu sürece hep ayak diremiştir. III. Selim döneminin başta ordu olmak üzere maliyeyi de içerisine alan ‘Nizam-ı Cedit’ reform programı yine Yeniçeri direnişiyle engellenmiş ve sonlandırılmıştır. Yeniçerilerin bu direnişini, kısmen ulema da paylaşıyordu. Batı’ya yönelişin bir biçimde dinden kopuş olacağı düşüncesi henüz reform döneminin başında ortaya çıkmış ve bugüne de miras kalmıştır.

III. Selim’in programı başarılı olamadı. Tahta geçen IV Mustafa ise Yeniçeri, ulema ve yüksek bürokratlarla bir Şer’i Sözleşme imzaladı.[2] Bu sözleşme geleneğin korunacağı konusunda padişahın ‘kullarına’ verdiği bir sözdür. Bu dönemde Yeniçeri ve ulema ittifakının gücü hala saraya üstün gelebilmektedir. Uzun ömürlü olmayan bu sözleşmeyi ortadan kaldıran da Alemdar Mustafa Paşa’nın İstanbul’a yürüyerek, II. Mahmut’u tahta çıkarması olmuştur. Bir Rumeli ayanı hem iktidar hedefiyle hem de reformları destekleme düşüncesiyle IV Mustafa’yı devirmiş ve ayanlar ile padişah arasında bir sözleşme olan ‘Sened-i İttifak’ın önünü açmıştır. Sadrazam olan Alemdar Mustafa Paşa ve merkezi bürokrasi ayanlarla masaya oturmuş bir sözleşme yapmıştır. Ancak II. Mahmut, Alemdar’ın bir Yeniçeri müdahalesiyle ortadan kaldırılmasını göz yumarak bu sözleşmenin de ömrünün sona ermesini zımnen desteklemiştir. Çünkü sultanın, iktidarını taşra ayanlarıyla paylaşmaya hiç niyeti yoktu.

Osmanlı Devleti’nin ikinci kurucusu sayabileceğimiz Sultan II. Mahmut, iyi bir stratejiyle mutlak monarşinin önündeki engelleri tek tek kaldırmıştır. Reform yanlısı olmasına rağmen Yeniçeri Ocağı’na hemen hücum etmeyerek bunları gittikçe güçlenen taşra ayanına ve derebeylerine karşı kullanmıştır. Derebeylerinin etkisini kırdıktan sonra gayet dini bir görüntüyle ulemayı yanına alarak bu defa reformların karşısındaki iki yüz yıllık direnç merkezi olan Yeniçeri Ocağı’nı ortadan kaldırmıştır. Dolayısıyla II. Mahmut, kendisinin ordu ve bürokrasiyle olan ilişkilerinde, hâkim rol oynayarak Avrupa tipi bir mutlak monarşi yaratmıştır. Sultan bundan sonra, askeri destekten yoksun kalan ulemayı da dikkate almayarak, giriştiği radikal reformlarla devletin ve toplumun çehresini değiştiren adımlar atmıştır. Aslında II. Mahmut yeni bir saltanat biçimi yaratırken (halife rolüne dikkat çeken, mutlak yetkiler kullanan, egemenliği paylaşmayan) yeni bir ordu, yeni bir bürokrasi de yaratmıştır. Bunlar arasındaki ilişkiler ise sultanın vefatından sonra başlayan Tanzimat Dönemi’nde büyük değişim gösterecektir.

Tanzimat Dönemi: Bürokrasinin İktidarı

Tanzimat Fermanı’nın 125’inci yılı için basılan pullar.

Sultan I. Abdülmecid döneminde başlayan Tanzimat Dönemi, Gülhane Hatt-ı Humayun’u ile açılır. Dış işleri bakanı ve sonra Sadrazam olan Reşit Paşa’nın büyük etkisinin olduğu bu dönemde Osmanlı bürokrasisine devleti ‘yeniden yapılandırma’ düşüncesi egemendir. Önce Reşit Paşa’nın sonra Ali ve Fuat Paşaların şahsında somutlaşan Bab-ı Ali bürokrasisi Mahmut döneminin aksine iktidarı, saraydan Bab-ı Ali’ye kaydırmıştır. Devletin yeni kanunlar yoluyla yeniden yapılandırılması ve reforma tabi tutulmasının altındaki felsefe ise 19. yüzyıl liberalizmidir. Buna göre devletin sınırlarının belirginleşmesi, hukuki değerlerin içselleştirilmesi ve bunu biçimsel olarak da kurallara bağlanması gerekir. Bu biçimsellik söz ettiğimiz dönemde Tanzimat ve Islahat Fermanlarında ifadesini bulur. Tanzimat Fermanı’na padişahın dahi yeminle bağlanması bürokrasinin reform konusundaki kararlılığını ve gücünü gösterir.[3]

Bab-ı Ali bürokratlarının reformist gücünün kaynağının, yalnızca bürokratların kendilerine ait olduğu düşünülmemelidir. Gücün asıl kaynağı, bürokratlarla başkentte bulunan Batılı devletlerin sefirleri arasındaki ilişkiden doğmaktadır.[4] Berkes’in tanımıyla “İlk satılık memleket vesikası” olan 1838 Osmanlı-İngiliz Serbest Ticaret Sözleşmesi, Fransızlara daha önceden verilen kapitülasyonlar ve dönem boyunca sürekli alınan dış borçların yarattığı sürekli taviz ve bağımlılık ilişkisi, Osmanlı Devleti’ni dış ticaret kapitalizminin temsilcisi olan Büyük Devletlerin (Düvel-i Muazzama) istediği modelde şekillendirilmesi isteği bu döneme damgasını vurmuştur. Dönemin etkili isimlerinden Fuat Paşa’nın Fransız Büyükelçisine söylediği şu sözler bu dönemin bürokrat-sefir ilişkilerinin özeti gibidir; Paşa, Fransız sefirine, “Bize suflörlük ediniz, fakat sahneyi ve rollerin icrasını bize bırakınız” diyordu.[5]

Bab-ı Ali, 1918

Tanzimat modernleşmesinin öncüleri olan bürokratlar, klasik dönemin reaya yani yönetilen sınıfını tebaa (uyruk) haline getirerek onların temel hak ve hürriyetlerini Tanzimat Fermanı’yla tanımıştır. Bu bürokratlar öncülüğünde reformları geliştirmesi için yeni meclisler açılmış bunlar adliye, maliye ve maarif işlerine odaklanmıştır. Ancak söz konusu meclislerin halkın temsilcilerinden oluşmadığını, padişahın atamalarıyla oluşan bir çeşit yüksek devlet görevlileri meclisleri olduğunu belirtelim. Dolayısıyla reformların yasa koyucusu da yürütücüsü de yüksek bürokrasidir. Yani bürokrasi tarafından tebaaya verilen hakların her an yine onlar tarafından geri alınabilmesi mümkündür. Bu sürece halkın katılımı olmadığından, halka bahşedilen hakların kullanımının da kısıtlı olduğunu söylemek mümkündür. Tanzimat Devleti yabancı sefirlerin desteğiyle kurulan bir Bab-ı Ali diktatörlüğü haline gelmiştir. Halk yoktur, padişah silikleşmiş, ordu etkisizleşmiştir.

 Devletin reformları sürdürebilmek için Batılı merkezleri takip etmesi gerekiyordu. Bu ihtiyacı karşılaması için açılan Tercüme Bürolarında yetişen gençler, Batı dillerine hakimiyetleri nedeniyle Batı’nın devrimci düşün kaynaklarını okuyarak, Tanzimat’ın politikalarını eleştirmeye başladılar. Gençler Tanzimat’ı, yabancılar karşısında devleti sürüklediği acziyet, reformların başarısızlığı, halka dayanmaması ve bir anayasal güvencesinin de bulunmaması yönlerinden eleştirdiler. Gazeteler ve düşün çevreleri üzerinden gelişen bu akım Yeni Osmanlılar akımıdır.

Yeni Osmanlılar, 1859 yılında Hamiyet Cemiyeti (Yurtseverler Birliği)[6] kurdu. Bu örgüt, genç bir kurucu kadroya sahipti. Yeni Osmanlıların bu ilk örgütünün ardından daha çok yayın faaliyetine odaklandılar. Hareketlerinin yayına dayanmasının temelinde ise halkın haklarına sahip çıkabilmesi için eğitilmesi düşüncesi yatmaktadır. Örgütlenme ve mücadele deneyimleri zayıf olduğu için halkla sıkı bağlar kuramadılar. Bab-ı Ali’nin gazete kapatma politikası ellerindeki yegane mücadele aracını ortadan kaldırıyordu. Gazeteleri kapatılıyor, kitapları yasaklanıyor ve sürgüne gönderiliyorlardı. Ancak halkı taşra görevleri sırasında tanıyan ve onların ihtiyaçlarını gören ve bunu kapsamlı bir reform programına dönüştürebilen bir devlet adamı olarak Mithat Paşa ve çağının ilerisinde bir isim olarak Harp Okulu Komutanı Süleyman Paşa, Yeni Osmanlı akımını izliyordu. Yeni Osmanlılarla bağlantı kuran bu devlet adamları ilerici hedefleri doğrultusunda harekete geçti. Serasker Hüseyin Avni Paşa ve Sadrazam Mütercim Rüştü Paşa’nın da katıldığı bir devrimle 30 Mayıs 1876’da Sultan Abdülaziz tahttan indirildi.

Mithat ve Süleyman Paşalar ile Yeni Osmanlıların hedefi anayasal bir rejimdi. Ancak devrime katılan Serasker Hüseyin Avni Paşa ve Mütercim Rüştü Paşa onlarla aynı hedefi paylaşmıyordu. Onlara göre halk henüz kendi kendisini yönetmeye hazır değildi. Bab-ı Ali’nin yüksek rütbeli devlet görevlileri halk adına reformları yapabilirdi. Ancak bu iki çizgi arasında taban tabana bir zıtlık vardı. Çünkü H. Avni ve Rüştü Paşaların çizgisi halka güvenmiyor, onu iktidara layık görmüyordu. Yani bunlar Sultan Abdülaziz’i Bab-ı Ali’yi etkisizleştiren ve yönetimi sarayda toplamaya çalışan eğilimi yüzünden devirmişlerdi. Yetkileri kendileri kullanacaktı, onu halka teslim etme gibi bir amaçları yoktu. Dolayısıyla bu defa da anayasa yanlısı olan Mithat Paşa hizbi ile anayasa ve meclis karşıtı olan Rüştü ve H. Avni Paşalar arasında siyasal mücadele patlak verdi. Bu arada Sultan Abdülaziz yerine tahta çıkarılan reform yanlısı olarak bilinen Sultan V. Murad’ın tahttan indirilmesi gerekliliği Mithat Paşa hizbinin önünü açtı. Çünkü Murad’ın yerine tahta çıkacak isim, anayasayı ilan etme sözü veren II. Abdülhamid oldu. Mithat Paşa Abdülhamid’in tahta çıkmasını sağlayarak tartışmayı çözdü.

 İlk Anayasa: Kanun-u Esasi

Kanun-u Esasi

Dış ve iç politik nedenlerle hızlı hazırlanan Osmanlı Devleti’nin ilk anayasası olan Kanun-u Esasi, 23 Aralık 1876’da ilan edildi. Bu anayasa yurttaşların temel hak ve özgürlüklerini tanımlıyor, bu hakları anayasal güvence altına alıyordu. Yargı bağımsızlığını ön görüyor ve iki meclisli bir yasama organı belirliyordu. Meclis-i Mebusan halkın seçtiği vekillerden oluşacak, Meclis-i Ayan ise bir tür Senato olarak görev yapacak ve padişahın belirlediği isimlerden oluşacaktı. Bu yasama organının üzerinde ise yürütme gücü olarak padişah yer alıyordu.[7]

Kanun-u Esasi yola padişahın yetkilerini kısıtlamak amacıyla çıkmış ama esas olarak padişahın mutlak yetkilerini anayasal hale getirmişti; bu anayasa sadrazamı ve bakanları padişahın seçtiği ve görevden alabildiği bir düzen kuruyordu. Hükumet, meclise karşı değil padişaha karşı sorumluydu. Meclis-i Mebusan’ın kanun teklifi için dahi padişahın iznini alması gerekiyordu. Bu arada yasa taslaklarını Şurayı Devlet (Danıştay) hazırlayacak, anayasaya uygunluğunu da üyelerini tamamen padişahın atadığı Meclis-i Ayan (Senato) denetleyecekti. Padişahın kutsal ve sorumsuz ilan edildiği bu anayasa onun yetkilerine dini bir renk de vermişti. Bu nedenle bu anayasanın laikleşme yönünden Tanzimat reformlarının dahi gerisine düştüğünü düşünen yazarlar vardır. Padişaha tanınan aşırı hak ve yetkiler, çiçeği burnunda anayasanın da meclisin de sonu olacaktı. Yola Bab-ı Ali diktatörlüğünü devirmek için yola çıkan Yeni Osmanlılar, aceleci davranarak hazırladıkları anayasayla bir padişah diktatörlüğüne yol açacaktı.

Kanun-u Esasi, padişahın bizzat kendisine verdiği yetkilerle rafa kaldırıldı, meclis açılışından bir yıl sonra ‘tatil’ edildi ve 1878’de II. Abdülhamit’in mutlak monarşisi başladı. Bu dönemde, padişah bütün gücü sarayda toplayarak Bab-ı Ali bürokratlarını etkisizleştirmişti. (Mithat Paşa gibi etkili olabilecek bir isim zaten sürgüne gönderilip, şehit edilmişti.) Yeni Osmanlılar dağıtılmış, muhalefet odakları da susturulmuştu. Ordu, padişahın çevresine topladığı yaşlı gazi müşirler eliyle kontrol altına alınmıştı.[8] Bürokrasi de padişaha sadakatle bağlı hale getirilmişti. Ordu, bürokrasi ve ulemanın padişahın çevresinde kenetlendiği bu düzen, bütün özgürlük ve reform arayışlarını boğan bir istibdat rejimiydi. Ayrıca ülkenin her yanına döşenen telgraf hatları, kurulan hafiyelik örgütü sayesinde rejimin güvenliği sağlanıyordu. Halkın da seçkinlerin de baskı altına alındığı bu dönem ülkemizin gelişmesini engelledi ve 20 yüzyıla çürük bir yönetim yapısıyla, geri bir hukuk düzeniyle yozlaşmış bir idari mekanizmayla girmemize neden oldu.

 DEVAM EDECEK


[1] Niyazi Berkes, Türkiye’de Çağdaşlaşma haz., Ahmet Kuyaş, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları 2014 s 24-27

[2] A.g.e s 133

[3] Bülent Tanör, Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri İstanbul: Afa Yayıncılık 1996  s56-86

[4] Bu konuda ayrıntılı bir çalışma olarak; Kuntay Gücüm, İmparatorluğun ‘Liberal’ Yılları (1856-1870) İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları 2015 316s.

[5] İlber Ortaylı, İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı, İstanbul: Hil Yayınları 1983, s.80

[6] Berkes s. 275.

[7] Tanör, s.101-112

[8] Berkes, s 346

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.