Fransa, 150 yıla yakın bir süre boyunca Afrika’da bir sömürge imparatorluğu sürdürdü. Bu imparatorluk, kuzeyde Mağrip’ten güneyde Batı, Orta ve Sahra-altı Afrika’ya değin uzandı. Fransa’nın doğrudan hükümdarlığı 1960ların başında sona erse de, Paris’in eski hakimiyet bölgesi üzerindeki etkisi devam etti. Fransa, siyasi, ekonomik ve kültürel bağlar sayesinde frankofon (Fransızca konuşan) Afrika üzerinde hegemonyasını sürdürmeye ve bu sayede hem çıkarlarını korumaya, hem de geçmişteki büyüklüğüne ve prestijine dair kaleyi muhafaza etmeye çalıştı.

Ancak Fransa’nın sürdürmeye çalıştığı bu ilişkiler sömürgeci bir niteliğe sahip mi? Bu soruyu yanıtlamak için önce Fransa’nın geçmişteki emperyal yayılmacılığının temel mantık ve hedefini, yani “medenileştirme misyonunu” ele alacağız. Ardından Fransa’nın eski sömürgeleriyle yakın geçmişte ve bugün kurduğu ilişkiyi değerlendirecek ve bir sonuç çıkaracağız.

Afrika’da Fransız mirası

Fransa’nın Afrika’da ki sömürgelik hakimiyeti ile ilgili genel bilgiler, Fransız emperyalizmini araştıran kaynaklar ve spesifik bölgesel ve ulusal çalışmalar ile, Afrika’daki Avrupa emperyalizmi konulu çalışmalarda bulunabilir.[i]

Fransa’nın Afrika’daki varlığı 17. Yüzyıla dayanır. Ancak sömürgeci yayılmacılığın esas dönemi 19. Yüzyıl’da, Osmanlı İmparatorluğuna bağlı olan Cezayir’in 1830’da ele geçirilmesiyle, Batı ve Ekvatoryal Afrika’daki fetihlerle başlıyor. “Afrika için yarış” olarak adlandırılan Birinci Dünya Savaşı öncesi on yılları kapsayan bu dönemde Fransa, Tunus ve Fas’ta protektoralar kuruyor.[ii]

Bunlara daha sonra, Milletler Cemiyeti’nin Fransa’ya devrettiği Alman Togo’su ve Kamerun ekleniyor.

1930 yılına gelindiğinde Fransa’nın Afrika’daki sömürge imparatorluğu, Fransız Batı Afrika konfederasyonundan Fransız Ekvatoryal Afrika’sına, Batı Mağrip’ten Hint Okyanusu’ndaki Madagaskar, Reunyon, Komor Adaları’na ve Afrika Boynuzundaki Cibuti’ye değin dev bir alanı kapsıyor. Bu Fransız Afrika imparatorluğu için Sahra-altı bölgeler öncelikli olarak sömürülecek alan olarak değerlendiriliyor, Mağrip’te ise, Cezayir’e sadece az sayıda Avrupalı yerleşse bir yerleşimciler üzerinden yürütülen bir model uygulanıyor.

Afrika’nın bütününde Fransız egemenliğini keskin bir çelişki tanımlıyordu. Bir yanda söylemde, yerli halkların, kültürel, ekonomik ve siyasi reformlar aracılığı ile “medenileştirilmesine” yönelik katı bir bağlılık hüküm sürüyordu. Diğer yanda ise şiddet yoluyla fetih, ekonomik sömürü, yasal eşitsizlik ve sosyokültürel yıkımın sert gerçekleri hakimdi.

Aynı zamanda Fransız egemenliği, hiçbir zaman “Büyük Fransa” haritalarının koyu mavisini çağrıştırdığı kadar sağlam ve bütünlüklü olmadı.[iii] Bütün imparatorluklarda olduğu gibi, Fransız hakimiyeti altında da sömürgeleştirilen halklar Fransız otoritesine direnmenin, ondan kaçınmanın, ya da “medenileştirme misyonunu” dönüştürmenin ve işgalin zorlukları ile başa çıkmanın yolunu buldu.

Birinci Dünya Savaşı sonrası sömürgelerde, Batı’da eğitim görmüş reformcuların, milliyetçilerin, sendikaların baskısıyla yeni ve daha örgütlü isyan şekilleri oluşmaya başladı. Hedefleri, siyasi ve idari gücün daha adil dağıtılmasıydı.

Bu reform taleplerinin savaş arası dönemde yaşadığı hayal kırıklıkları, İkinci Dünya Savaşı sonrası bağımsızlık sürecini hızlandırdı. Fransızların ve bazı Afrikalı liderlerin emperyal hakimiyetin yerine bir tür federal organizasyon kurma girişimleri başarısızlıkla sonuçlandı ve 1958’de düzenlenen bir anayasa halk oylaması sonucunda neredeyse tüm Sahra-altı Fransız bölgeleri bağımsızlığını kazandı.

Kuzey Afrika’da ise Tunuslu ve Faslı milliyetçiler Fransızları 1950lerde bağımsızlık konusunda müzakereye zorlamayı başardı. Ancak bir milyona yakın Avrupalı barındıran Cezayir’de bağımsızlık, ancak derin yaralar bırakan şiddetli bir savaş sonrası geldi.

Fransa’nın Afrika’daki yasal hakimiyeti her ne kadar kağıt üstünde 1962’de sona erse de, Paris ile sömürgeler arasında kurulan bağlar iki tarafın ilişkisini belirlemeye devam etti.[iv]

Son on yıllarda Afrika siyasetinde Fransız etkisi

Fransa’nın Afrika’daki kötü imajını düzeltmeye çalışmak için gerçekten bir çok nedeni var. Paris’in siyasi ve askeri müdahaleleri büyük tepkiler yarattı, ki bunların son örneği Ruanda’dır. Fransız askerler, 1990 – 1993 arasında Ruanda Silahlı Kuvvetlerini eğitti, büyüttü ve geniş ölçüde silahla donattı.[v] Her ne kadar misyonun temel amacı istikrar sağlamaktıysa da, Fransa, planlanan bir katliam öncesi, istemeden de olsa sonuç olarak Ruanda’yı militarize etmiş oldu.

Olayların yarattığı şok ve Fransız sivil toplumunda giderek yükselen hümanitarist sesler, son dönem hükümetlerini Afrika’daki askeri faaliyet ve anlaşmaları tekrar gözden geçirmeye zorladı.[vi]  Fransa bazı geri çekilmelere olumlu yaklaştı, örneğin 2010 yılında Senegal’den 1200 askerini geri çekti ve bir üssünü ülkenin egemenliğine devretti.

Bununla birlikte askeri müdahale irade ve kapasitesini de korumaya devam ediyor. Örneğin Force Licorne operasyonu kapsamında uzun süredir Fildişi Sahili’nde bulunan Fransız askerleri, Birleşmiş Milletler onayını da alarak Laurent Gbagbo’nun devrilmesine destek oldular.[vii]

Sonuç olarak Fransa, sömürge döneminin sona ermesinden beri, çıkarlarının söz konusu olduğu tüm ülkelerde askeri ve güvenlik varlığını etki unsuru olarak başarılı şekilde kullandı ve hem bölgesel hegemonyasını korudu, hem de düzen ve istikrar konusunda kendi vizyonunu dayattı.

Gücü halen yeterli olsa da önemli askeri varlığını sürdürmesi için stratejik nedenler giderek azalıyor. Bu askeri varlığa artan derecede karşı çıkan Fransa ve Afrika kamuoyuna ek olarak, Afrika Birliği’nin son zamanlarda başlattığı bazı inisiyatifler de Fransa’nın müdahaleci reflekslerini zayıflatacak gibi görünüyor. Afrika Birliği’nin 2004 yılında hayata geçirdiği ve Afrikalıların kendi iç işlerini kendilerinin halletmesini öngören Barış ve Güvenlik Konseyi ile Afrika Hazır Gücü bunun bir örneği.[viii]  

Fransa halen Afrika’da önemli bir askeri varlığa sahip. Sahel Bölgesinde İslamcı gruplara karşı, farklı ülkelerden 5100 askerin katıldığı Barkhane Harekatını yönetiyor.

ABDli New York Times’ın haberine göre 2007 yılında Fransa’nın ülke dışında görev yapan 12 bin askerinin neredeyse yarısı Afrika’da konuşlanmıştı. Bu kıtalar, hem askeri ve danışmanlık kapasitesine sahip, hem de bulundukları ülkelerin rejimlerine destek sunuyor ve istikrar sağlıyorlar.

Charles de Gaulle hala, ‘Fransa’nın dünya gücünün ve Afrika’daki gücünün ayrılmaz olduğunu ve birbirini desteklediğini’ düşünüyordu.[ix] Buna rağmen, 20 yıllık bir süre içinde Fransa’nın sömürgeleri Paris’in kontrolünden çıktı.

De Gaulle’in Communauté Fraco-Africaine (Franko-Afrikan Topluluğu) sistemi ayakta tutmaya çalıştı ve bunun için Fransız desteğini kesmeyi de tehdit olarak kullandı. Kopmaya yönelen Gine bunun bedelini iyi gördü. Buna rağmen fiilen ve artan derecede resmi olarak da Defferre’in çerçeve yasasını kullanan sömürge bölgeleri hızlı bir şekilde bağımsızlıklarını ilan etti.[x]

Fransa büyük bir şaşkınlık içinde bu gelişmeyi genel olarak kabul etti. Ancak hemen ardından, eski sömürgelerle bağlantıları bir dizi ekonomik ve güvenlik işbirliği ile hayatta tutma çabalarını görüyoruz. Hatta burada, federasyon üyesi olan sömürgelerin, aralarında birleşmek yerine ayrı ayrı bağımsız devlet haline gelmesinin, onların Fransa’ya bağımlılığını daha da artırdığı fikri bile öne sürülebilir. “De-kolonizasyon son noktayı oluşturmaktan ziyade, emperyal ilişkinin yeniden yapılanmasına yol açtı” ve bunu FransAfrique’de çok açık bir şekilde gözlemleyebiliyoruz; siyasi, güvenlik, ekonomik ve kültürel ilişkiler zayıflasalar da bugün de devam ediyor.[xi] 

Ayrıca, “üzerinden 60 yıl geçmesine rağmen Fransızca konuşan Afrika ülkeleri hala tam anlamıyla bağımsızlık ve özgürlüğüne kavuşabilimiş değil”, diyor Fildişi Sahili Özgürlük ve Demokrasi Partisi danışmanı Nathalie Yamb. “Ders kitaplarının içeriği bile hala sık sık Fransa tarafından belirleniyor” diye ekliyor Yamb.

Daha da önemlisi, bir çok ülkenin siyasi düzeni Fransa tarafından kuruldu. “Bağımsızlıktan kısa bir süre önce Fransa, aralarında Fildişi Sahili de olmak üzere bir dizi ülkede parlamenter sistemi kaldırdı ve yerine başkanlık sistemini getirdi. Bu sistemde bütün bölgeler ve bütün güç devlet başkanın elinde”, diyor Yamb DW’ye verdiği röportajda. Bu düzenin amacı ise, Yamb’a göre şu: “bu sayede, bütün gücü elinde tuttuğu için sadece bir kişinin manipüle edilmesi yeterli.”

Eski sömürgelerde Fransız etkisini adlandıran Fransafrique halen hayatta ve özellikle eski imparatorluğa nefreti artan gençler arasında tepki çekiyor.[xii] 1980lerin başında Fransa’da başkan adayı olan birçok siyasetçi, Fransafrique yaklaşımına son verecek planlar açıkladı. Ancak, Fransa ile eski sömürgeler arasında yeni ilişkilerin başlatılması vaadi zaman içinde içi boş bir ritüele dönüştü, diyor İskoç St. Andrews Üniversitesi Afrika Araştırmaları bölümü profesörü Ian Taylor.

“Beyanatlar yayınlıyor ve durumu değiştirmek istediklerini söylüyorlar. Ama aradan bir kaç yıl geçince, şirketlerin çıkarlarının ve siyasi çıkarların hala güçlü olduğunu idrak ediyor ve iki tarafta da, ilişkiyi gerçekten yeniden dengelemek yönünde bir irade olmadığını keşfediyorlar”, diyor Taylor.[xiii]

Bir eski Fransız sömürgesinde darbe: Gine

En azından şimdiye değin Afrika’nın bazı bağımlılıkları 36 yıl öncesi ile aynı. Fransız askerleri Gabon, Fildişi Sahili, Kamerun, Senegal, Orta Afrika Cumhuriyeti, Çad, Cibuti ve Hint Okyanusunda bulunan Reunyon ve Mayotte adalarında konuşlandırılmış durumda. Bu ülkelerdeki askeri varlığının yanında Fransa, Moritanya, Mali, Burkina Faso, Benin, Togo, Ekvatoryal Gine, Kongo, Zaire, Ruanda ve Burundi ile güvenlik ve askeri işbirliği anlaşmaları imzaladı.

Fransa, 1964’te Gabon’dan başlayarak ortalama her sene Afrika’da bir ülkeye askeri müdahalede bulundu. Paris Çad’a düzenli olarak askeri birlikler gönderdi, Fransız ve Belçika vatandaşlarını kurtarmak ve oradaki isyanı bastırmak için Zaire’ye paraşüt birlikleri gönderdi ve siyasi liderleri iktidardan indirmek için Orta Afrika Cumhuriyeti’ne  çıkartmalar yaptı.[xiv]

Fransa’ya yönelik kuşkular, Nijer’in ilk demokratik seçilmiş hükümetinin Şubat ayında darbe ile devrilmesi sonucu yerini trajikomediye bıraktı. Bu tarihte, Nijer ile savunma anlaşması bulunan Fransa, gelişmeleri üzüntü ile karşıladığını, ancak müdahale etmeyeceğini açıkladı. Bugün Gine gibi başka ülkeler de benzer tehditlerle karşı karşıya.

5 Eylül 2021’de Gine’nin Devlet Başkanı Alpha Condé, başkent Conakry’de çatışmalar sonrasında ülkenin silahlı kuvvetlerinin darbesine maruz kaldı ve esir alındı. Özel Kuvvetler komutanı Albay Mamady Doumbouya devlet televizyonundan yayımlanan konuşmasında anayasa ve hükümetin dağıtıldığını duyurdu. Ülkenin on yıllar boyunca otoriter yönetilmesinden sonra Alpha Condé, ilk demokratik seçilmiş liderdi. Onun görev süresinde Gine, zengin doğal kaynaklarını ekonominin kalkınması için kullandı, ama halkın geniş kesimleri bu kalkınmanın sonuçlarını hissedemedi. Condé 2020 yılında halk oylaması yoluyla anayasayı değiştirdi ve üçüncü kez seçime girme şansını elde etti. Bu tartışmalı anayasa değişikliği, 2019-2020’de Gine’de geniş çaplı protestolara neden oldu. Condé ikinci hükümet döneminin son ve üçüncü döneminin ilk yılında protestoları ve muhalefet adaylarını ezdi, ki bu adayların bazıları hapishanede hayatını kaybetti. Diğer yandan hükümet temel ihtiyaç maddelerindeki fiyat artışlarını kontrol etmekte oldukça zorlandı. Ağustos 2021’de hükümet, devlet bütçesini dengelemek amacıyla vergi artışları, polis maaşlarında ve askeri harcamalarda kısıtlama ile Başkanlık Ofisi ve parlamento bütçesinde artış ilan etti.[xv]

Darbe 5 Eylül sabahı, Gine Cumhuriyeti Silahlı Kuvvetleri’nin Sekhoutoureh Başkanlık Sarayı’nı kuşatmasıyla ve hükümet bölgesini erişime kapatmasıyla başladı. Hükümet yanlısı güçlerle yaşanan bir çatışma sonrası Doumbouya tarafından komuta edildiği görünen isyancılar, Başkan Condé’yi esir aldı, hükümetin ve kurumlarının dağıtıldığını ilan etti, anayasayı yürürlükten kaldırdı ve ülkenin sınırlarını kapattı. Yerel siyasetçiler darbeyi açık bir şekilde ne destekler, ne de kınarken, yabancı ülkelerin neredeyse tamamı hükümetin devrilmesine karşı çıktı, darbenin sona erdirilmesini, tutakların serbest bırakılmasını ve anayasal düzene geri dönülmesini talep etti.

Gine, 4 milyar tonu aşkın yüksek dereceli demir cevherine, alüminyum üretiminde kullanılan boksitte dünya rezervlerinin üçte birine, belirsiz miktarda uranyuma, manganeze, nikele, önemli miktarda altın ve elmas yataklarına, ayrıca petrol rezervlerine sahip bir ülke.  Batı Afrika ülkesi Gine doğal kaynaklar açısından zengin, ancak yıllar süren isyanlar ve başarısız yönetimler, Gine’yi dünyanın en yoksul ülkelerinden biri haline getirdi. Göründüğü kadarıyla Gine darbesi bölgedeki kaynaklar için yürütülen yarışı gözler önüne serdi.

Gine darbesinin arkasındaki isim: Yarbay Mamady Doumbouya

Sonuç

Batı Afrika’nın sömürgeleştirilmesinde temel amaç, Batı Afrika ülkelerini birer “Fransız Devleti’ne” dönüştürmekti. Anlamı, yerel halkın hayat tarzını değiştirmek, Fransızcayı resmi dil haline getirmek ve insanları Hristiyanlığa geçirmek oldu. Fransız sömürgeciliği Afrika kültürünü değiştirdi, ama bugün Afrika’daki eski sömürgeleri elinin altında tutan, Fransa’nın ordusu. Orta Afrika Cumhuriyeti 150 yıllık Fransız sömürge tarihinden kurtulup, 1960’da bağımsızlığına kavuştuğunda ülkede doktora yapmış olan kişi sayısı, birdi.

Afrika’da eski sömürgelerin çoğunluğu hala Fransa’nın fiili yönetimi ve kültürel asimilasyonu altında. Fransızların yardakçıları, “demokratik” diktatörlüklerin krallarını oluşturuyor. Bu durum ise insanların vatanlarından kaçmasına neden oluyor. Benzer bir şekilde 14 Afrika ülkesi hala Fransa’ya, kölelik ve sömürgelikten elde ettikleri faydalar nedeniyle vergi ödemek zorunda bırakılıyor. Dünyada okuma yazma oranının en düşük olduğu 10 ülkenin 8’i, Fransızca konuşan Afrika’da yer alıyor. Fransa, bu ülkelerde geride bıraktığı kolonyal binalar için kira almaya devam ediyor. Tahminlere göre Afrika ülkeleri Fransa’ya sömürge vergisi olarak her yıl 500 milyar dolar ödeme yapıyor. Özetle: Fransa Afrika’yı terk edene değin ekonomik hegemonya ve darbeler devam edecek. 

(Bu yazı İngilizce olarak United World International sitesinde yayımlanmıştır.)


[i] Gençoğlu, Halim. 2020. Türk arşiv kaynaklarında Türkiye – Afrika, Turkey – Africa in the Turkish Archival Sources. İstanbul SR Yayınevi.

[ii] Cook, Steven A. 2007. Ruling but not governing: the military and political development in Egypt, Algeria, and Turkey. Baltimore: Johns Hopkins University Press.

[iii] McDougall, James. 2017. A history of Algeria. New York: Cambridge University Press.

[iv] Ruedy, John. 2005. Modern Algeria: the origins and development of a nation. Bloomington: Indiana University Press.

[v] McNulty 2000, pp. 109–110.

[vi] Allman, Jean Marie, Susan Geiger, and Nakanyike Musisi. 2002. Women in African colonial histories. Bloomington: Indiana University Press.

[vii] Chafer, Tony. 2002. The end of empire in French West Africa: France’s successful decolonization? Oxford: Berg.

[viii] Williams 2009, p.614.

[ix] Charbonneau 2008, p.281

[x] Shipway 2008, p.20-21.

[xi] Chafer cited in Charbonneau 2008, p.281.

[xii] Holder Rich, Cynthia. 2011. Indigenous Christianity in Madagascar: the power to heal in community. New York: Peter Lang.

[xiii] Diakité, Penda, and Baba Wagué Diakité. 2006. I lost my tooth in Africa. New York: Scholastic Press.

[xiv] Arnold, Guy. 2008. Historical dictionary of civil wars in Africa. Lanham, Md: Scarecrow Press.

[xv] https://www.bbc.com/news/world-africa-58453778, erişim 4 Eylül 2021.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir