Çok değil, daha geçen hafta, İzmir’de Karaburun’daydık ailecek. İncirlikoy Plajı güzel dedi otelci, gidelim bakalım dedik. Çeşme’de en son güzel dedikleri plajdan çıkarken ödediğimiz parayı düşününce daha normal bir yere gitmemiz gerektiğini düşünüyorduk. Sonuçta sahiller hepimizin; deniz, bizim denizimiz değil mi? Denize girip de iki lokma bir şey yiyerek günümüzü gün etmek için en az beş yüz lira ödemek zorunda olmamalıyız herhalde.

Karaburun

Belediyenin işlettiği, güzel, temiz, çiçek gibi bir plaj… Hoyrat bir kalabalık yok, sürekli zırlayan Aleynalar, Alaralardan da arıtılmış. Biz çocuğumuza böyle isimler koyamadık, meyve adı verdik Nar diye. Kimseyi de rahatsız etmedi üç dört yaşlarındayken bu şekilde. Ama şimdilerin modası bu, durulamaz ve durdurulamaz bir şımarıklık içinde plajda bu tarz formlara rastlıyoruz son birkaç yıldır. Köfte bile yerken tablete bakmadan yaşayamayan, sürekli sıkılan, bağıran, bağırmanın özgürlük olduğu belletilmiş, kendi kendine bir şey yapmaktan aciz bir tip çocuklar silsilesi ve aileleri var. Ana babaları da hayli kızgın bunların. Bir şey denilince bozuluyorlar hemen. Gerçi onlar da en okumuşundan cahiline dek telefon görüşmelerini hoparlörlerini açarak bize de dinleten insanlar sonuçta! Ama biz sizleri ve çocuklarınızın şımarık aryalarını dinlemeye gelmedik ki plaja, öyle değil mi kardeşim! Tamam, diyelim bu nefis ana babalar kendi görüşmelerine ve çocuklarının aryalarına bayılıp hepimize dinletiyorlar! Başka bir tip de var, anlatayım.

Deniz güzelmiş İncirlikoy’da. Yol da yormuştu. Hemen dalıp serinleyeyim dedim. Bu başka tiple de o zaman karşılaştım. Yüzerken şöyle geri dönüp kıyıya bakayım dedim… Sahilde annesi babası ellerinden tutmuş, iki üç yaşlarında velet, çırılçıplak, işemekte… Çatır çatır işiyor çocuk herkesin gözü önünde. Ne âlâ memleket.

Yüzüp kıyıya ulaştım, “beyefendi ne yapıyorsunuz yahu, ayıp değil mi” diye seslendim. Başkaları da var yüzen ama sessiz hepsi. Demek küçük çocuk çişi şerbet gibi geldi, hoşnut herkes, bir ben varım deli. Kimsenin bir şey dediği yok. Adam da baktı. Susanlardan güç alıp “sana ne kardeşim, çocuk çişi hem bu” demez mi! Yani? Çocuk çişi olunca ne oluyor? Bir an donakalmışım. Adam salvoya devam etti: “Hem herkes yapıyor bunu!” Sonra çocuk hacetini bitirdi. Ben birden, genelde yapmam ama “siz de bari sıçın o zaman arkadaş suya, madem herkes yapıyor” deyip çıktım sudan. Keyfi kaçtı biraz sandım. En azından keyfi kaçmalıydı değil mi? Yok… Güneşten yanmasın diye berbat bir şapka takıp devam etti tatiline, eğlencesine. Gün içinde kaç kez işemişlerdir güzelim İncirlikoy’a kim bilir. Biz de ötede küçük bir koy bulup orada bir iki saat daha takıldıktan sonra eve döndük. Deniz onların denizi, bizim değil ki! İstedikleri gibi işiyorlar demek.

Çeşme

Bu arada o pahalı Çeşme plajını da aktarmak gerek. En son gittiğimizde aldıkları tutarı bayıldıktan sonra içeri girince şezlongların da paralı olduğunu, hatta öndekilerin daha pahalı, az arkadakilerin biraz daha ucuz olduğunu görmüştüm. Bu da doymazlığın bir başka boyutudur. Üstelik çoğu da bakımsız ve kırık şezlonglar. İstanbul’da, Kilyos’ta başka bir plajda ise birkaç sene önce denizin karşısına konuşlandırılmış beş adet jakuzi görmüştüm. İçinde acayip acayip adamlar. Denizin karşısındaki su dolu küvete bin lira verip, küvetin içinde, açtırdıkları iki bin liralık votkayı yudumlamak! Değişik.

Kilyos

Yine geçen yaz yaşadığım ilginç bir olayı aktarayım. Bu da nefis. İzmir – Dikili’yi çok severim. Burada Bademli Koyu’nun da gayet hoş plajları vardır. Birine gittik yine ailecek. Yaklaşık iki yüz basamak indikten sonra plaja giriliyor ve tahmin edileceği üzere tuvalet yine yukarıda. Hal böyle olunca aklıma gelmedi değil ama… Yine yorulup hemen denize koşmuşum… Çok da güzel görünüyor. Tam gireceğim… Karşımda… Herhalde diye düşünüyorum, gemilerin halatlarından kopmuş bir ip parçası falan… Öyle düşünmek istiyorum yani. Nerede efendim, nerede. Karşımda bayağı irice bir parça kaka yüzmekte. O derin, engin mavilik içinde hem de. Görevli falan aradım, hak getire. Yukarı çıktım, iki yüz basamak. Birini buldum. Biz geliyoruz şimdi dedi. İki adam, ellerinde çapayla falan geldiler gayet anlamsızca. Bu ne dedim kardeşim böyle, bakmıyor musunuz buraya hiç. (İnsan gittikçe mahallenin delisine dönüşüyor.) Bakıyoruz, dedi çocuk gayet sakin. Gözleriyle bakıyorlar. Niye iki kişi geldiler anlamadım ama biri “abi o insan boku değil” dedi. Ben de “at kadar hayvan boku mu olur” diye cevap vermişim. Tatilde, hiç tanımadığım iki adamla bok tartışıyorum. Ne yapıyorum diye düşünüp sinirden gülmekteyim. Öteki “yok yok, haklısın abi, insan boku bu” dedi, “buraya gelenler yapıyor bazen” diye de teyit etti kendisini. “Buraya gelenler yapıyor bazen…” İyi, iyi yapıyorlar. Ne diyelim. Beriki gayet pişkince kanalizasyon da denize akıyor abi demesin mi! Desin tabii, demeye engel mi var… Düşünce özgürlüğü var sonuçta, düşündüğünün ne önemi var değil mi!

Yine bu yaz başında daha tatlı bir olay… Akrabalar Ayvalık’ta, arada uğrarız. Badavut Plajı var orada. Güzeldir. Sakin, kimsesiz bir yer. Uzunca bir kumluktan sonra denize geçilir. Halkımız bir zahmet kıçını kaldırıp yürümekten nefret ettiği için denizin dibine dek arabayla girmeyi tercih ederler. O nedenle her yaz bir iki araba saplanır orada kuma da derslerini alırlar böylece. İşte bu Badavut’a bundan birkaç zaman önce bir prefabrik tuvalet konduruverdi belediye, sağ olsun. Daha ikinci gün, tuvaletlerden birinin kapısı çalındı. Yanlış duymadın ey okur, evet. Kapıyı arakladılar. Ertesi güne kalmadan, biri gördü herhalde, kapı çalmak kolay, ben de çalayım dedi, (yanlış anladı herhalde kapı çalmayı) o da gitti. Dördüncü günse tuvaletlerin tamamı yerinden uçup gidiverdi. İnsanımız tuvaleti ayrı, kapısını ayrı mı çaldı acaba? Ya da kapıyı çalanlar cesaretlenip sonrasında tuvaleti de mi çaldı? Nasıl bir işler ki bilinmez, karmakarışık bir işler.

Badavut

Temizlik imandan gelir diye mi böyleyiz acaba? Ya imanımız çok sağlam, burnumuzun ucunu göstermekten utanmak yerine takım taklavat ortaya ediyoruz ya da iman, temizlikten gelmiyor sanırım. Eğitimsiz diye mi böyleyiz peki? Bayram boyunca bu hoyratlığı daha çok ve yeniden yaşadık. Bu seçkinler – millet karşıtlığıyla içinden çıkılacak bir iş de değil. Halkımızın her kesiminde aynı hoyratlığı farklı formatlarda buluyoruz. Bozcaada Belediyesi, geçen haftalarda görüntüler paylamıştı, bu mu sizin eğlenceniz diyerek. İnsan görmeye utanır. Bakmaya erinir. Köpek gezdirip hayvanın pisliğini temizlemekten aciz olanlar mı ararsın, zıkkımlandığı bira ya da kahvenin cam ya da plastik şişesini, içini izmaritlerle doldurup oturduğu yere bırakan mı?

Bozcaada

İncirlikoy’dan söz etmiştim, kadının biri çocuğunun boklu bezini şezlonga bırakıp gitmişti. Garson arkadaşla sohbet ederken, bu bir şey mi abi, pedini duvara yapıştıran var deyiverdi çocuk. Bir zafer nişanesi olarak düşündü demek yapıştıran, ne bileyim.

Yine bayram tatilinde ecdadına çok meraklı halkımızın nefis bir eylemine daha tanık olduk. Gayet zarif bir tarihi çeşmenin içi plastik poşetler, teneke kutularla doluydu. Mezar taşlarını okuyamıyoruz diye sıkılanların çeşmelere reva gördüğü muamele buydu işte! Mezar taşını boş ver kardeşim. Sen elindeki çeşmeye bak önce.  

Geçmişin bu zarif beyefendisine reva gördüğümüz bugün…

İnsan sadece üzülüyor! Salda Gölü’nün bayram tatilinde başına geleni gördün mü peki?

Nasa’nın burası eşsiz dediği Salda Gölü’nde çamur banyosu yapmak (tabii ki işemişlerdir), nargile içmek… İnsan çaresiz kalıyor. Çaresiz kalınca da bunları sosyal medyada yazıyor. Yazınca karşılaştığım yorumların zekâ ve terbiye seviyesini hiç anlatmayayım. Küfrün, had bilmezliğin de bini bir para. Yazık.

Bu ülkenin o kadar çok düşmanı var ki dışarıdan adam gelip gelmemesini tartışmaya gerek bile yok… Biz geleceğimizi kendi ellerimizle yok etmeye yazgılıyız. Bilsek ki içine her anlamda ettiğimiz o deniz bizim ekmeğimiz, bilsek ki o çeşme bizim mazimizle kurduğumuz köprü, bilsek ki bağrımızda uyuyan tüm medeniyetler bizim geleceğe dair atacağımız adımların köşe taşları… O zaman her şey bambaşka olurdu. Ama açıkçası benim bazen hiç ümidim kalmıyor. Hem de hiç…

Yazının kapak görseli: Bayram sonrası Fethiye

One thought on “Denizin İçine Etmek!”
  1. Merhaba kaptan,
    Kanımca anlattığınız türden insanların azalması için bu işleri kendine dert edinen bizim gibilerin çoğalması gerek.
    Terazinin kefesi o yana doğru ağır basmaya devam ettikçe böyle sürer gider ama uzak gelecek açısından bence çok ta kötümser olmamak daha doğru bir yol gibi görünüyor. Neden dersen, daha dün (elli yıl önce) nüfusumuzun %80’i nesiller boyu aynı kırsal alanda doğup hiç bir yeri görmeden orada ölüveriyordu kırk yaşında ( Nâzım ne de güzel anlatır ‘Ceviz ağacı ile Topal Yunus’un Hikayesi’nde bu durumu ); şimdi nüfusumuzun %80’i şehere (bizim orda öyle derler) taşındı, ortalama ömür neredeyse iki katına çıktı. Diyeceğim o ki anlattığın durumlar azalarak devam eder ama bir elli sene daha ama (iki nesil) cebelleşip dururuz bu sorunlarla, sonra ortalık durulduğunda süt liman olmaya başlar.
    Gorki’nin bir romanında mıydı genç oğlan karakter heyecanlı kıza dediydi : “Alyoşa, ya sen paskalyaya kadar devrimin olacağını mı sandın?”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir