Konya’da vazife gördüğüm sıralardaydı, bir gün seyir hâlinde giderken sağ yanımda bir beton mikseri belirdi. Muhtemelen bir yerlere hazır beton yetiştirmeye çalıştığı için döner vaziyetteydi. Bir de ne göreyim, mikserin üzerine Mevlânâ / semâzen şekli resmetmişler o da mikserle beraber dönüyor!

Elbette milletlerin sembolleşmiş isimleri bir şekilde metalaşacaktır ancak bu görüntü Mevlânâ ve Mevlevîlikle hiçbir gönül bağı bulunmayan bana dahi zull geldi. O an, “Keşke Yunus Emre gibi Mevlânâ’nın da kimliği tam olarak bilinemeseydi.” dedim.

Bilindiği üzere UNESCO, bazı yıllarda büyük isimlerimize yönelik kıymetli faaliyetler düzenliyor. UNESCO’nun bu yollarla büyük isimlerimize kıymet vermesine aracı olan alanımın değerli büyüğü, halkbilimci M. Öcal Oğuz Hoca’ya teşekkür ederim. Geçmekte olan 2021 de UNESCO tarafından Yunus Emre Yılı olarak ilan edildi. Böylece, Fuad Köprülü’den hatta Ebussuud’dan, Niyazi Mısrî’den beri bir şekilde âlimlerimizin üzerine kalem oynattığı Yunus Emre, yeniden gündem oldu ve yer yer eski, yer yer yeni fikirler dile getirilerek üzerine yazılar döşeniyor. Çok güzel!

Aksaray, Ortaköy – Reşadiye’de Yunus Emre Çilehanesi.

Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu’nun şiirinde Yunusvârî bir edayla dile getirdiği “Onlar kabul öz menem” sözüne atıfla, yine pekçok meselede olduğu gibi “öz” kaçırılıp “kabuk”la ilgileniliyor. Nedir o kabuk? “Yunus Emre şuralıdır, buralıdır, şudur, budur…”

Çok merak ediyorum, diyelim Yunus Emre’nin Eskişehirli olduğunu şeksiz şüphesiz tespit ettik, ne olacak? Memleketin dört bir yanını kanser gibi saran abuk sabuk ve Gulyabanî’den hallice heykellere birkaç tane daha eklenmekten başka ne olacak? Yahut alakasız malzemelerin birbirine boca edildiği, köksüz, ruhsuz, tatsız bir nevzuhur yemeğe Yunus Emre adını vermekten gayrı ne faydası olacak? Muhtemelen o şehirde maksadı yeme içme ve beş yıldızlı otelde konakla mı yoksa Yunus Emre mi belli olmayan, kimsenin kimseyi dinlemediği toplantılar tertip edilecek. Şükür ki Yunus’un nereli olduğu tam belli değil de bir nebze az metalaştırılıyor. Hatta Aksaray, Bolu, Eskişehir, Karaman ve sair birçok ilde izinin olması Yunus’u daha da bir Yunus ediyor. Böylece abartılı bir sahiplenme önleniyor.

Eskişehir’de Tapduk Emre ve Yunus Emre türbesi.

Sonra geliyoruz “şudur, budur” kabuğuna. Bakıldığında çok ince tahliller, damıtılmış analizler gibi duruyor ancak ta Osmanlı devrinden başlayıp Cumhuriyet’ten sonra poligona dönen bir sahada atılıyor da atılıyor. İsimleri lazım değil, kimi çıkıyor eserinin adı Risâletü’n-Nushiyye olan Yunus’u “Öztürkçeci” ilan ediyor, kimi anakronizmin zirvelerini zorlayarak “Türkçü” diyor. Kimi aruzla şiir yazmış Yunus’u köylü ilan ediyor ama sıkı durun, “hümanist köylü”, hatta ve hatta “hümanist filozof köylü”. Belki bir komedi filminin adı olabilirdi ama maalesef değil. Kimi Osmanlıyı kurduruyor hatta bir de mansıp verip hilat giydirip kadı tayin ediyor, sonra da dönüp “masivada gözü yoktu” diyor. E bu Yunus, Osmanlıyı kurduysa Germiyanlılar kim oluyor? Doğru ya Germiyanlı bugün nakte dönmüyor. Gerçi bu akça hırsı adama beş yüz sene sonra,  “Ebussuud’a evinde gizli gizli Yunus Emre okutturma” ilhamını da veriyor ama olsun. Ebussuud öldüğünde sırt çantasından Yunus Emre Divanı çıkarabilirlerdi de… Buna da şükür!

Yani kısaca Yunus Emre Türkçü değildir, Öztürkçeci değildir, hümanist filozof köylü değildir, Osmanlıcı değildir. Velev ki bunlardan biri olsun, ne yarayacak? Bunlar boştur, kabuktur.

“Öz”e gelince… Hele bir peşinen itirazımı edeyim dedim, onu da yazacağım dedim.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir