Mehmet Bezdan

Sular altında kalan kayıp şehirler, yüzyıllar öncesinde batan gemiler, amforalar… Bir arkeolog olmasanız bile herkesin ilgisini çeker. Türkiye bu konuda oldukça şanslı ülkelerden biri. Binlerce yıl, onlarca medeniyete ev sahipliği yapmış Anadolu ve onun kıyıları, sadece bizlerin değil yabancı biliminsanlarının da hayranlığını kazanıyor. Sualtı arkeolojisi uzmanı arkeolog Mehmet Bezdan da kazı alanlarında toprağını tozunu soluyarak, daha sonra da sualtında derinliklerde bu heyecanı yaşayanlardan biri. Bezdan ile sualtına doğru kısa, keyifli bir yolculuk yaptık.

Türkiye’de sualtı arkeolojisi nerede, dünyada konumumuz nasıl?

Aslında Türkiye bu bilimsel disiplinde oldukça önemli bir ülke. Sualtı arkeolojisinin başlangıç noktası Türkiye. Bütün hikâye 1958 yılında başlıyor. Amerikalı gazeteci Peter Throckmorton Uzakdoğu seyahati dönüşü İstanbul’a uğruyor. İstanbul’daki dostları süngerciler üzerine bir şeyler yazabileceğini ve Türkiye’nin bu konuda çok önemli bir merkez olduğundan bahsediyor. Süngercilikte Doğu Akdeniz’de iki önemli merkez var. Bodrum ve Kalimnos. Peter heyecanlanıyor. Ona güneye inmesini öneriyorlar. Ama bölgeyi bilen bir kişinin yardımına ihtiyacı var. Türkiye’nin en eski sualtı fotoğrafçılarından bir tanesi Mustafa Kapkın. Bir şekilde onunla temasa geçiyorlar. Ardından ikili Bodrum’a beraber seyahat ediyorlar. Oraya gittiklerinde çok küçük bir kasabayla karşılaşıyorlar, bugünkü Bodrum ile esamisi okunmayacak kadar küçük bir yer.

KİMSE SUYUN ALTINDA “NE” OLDUĞUNUN FARKINDA DEĞİL

Peter burada süngercilerle uzun keyifli sohbetleri sırasında, ki zeki bir adam hızlı Türkçe öğreniyor, ortamı koklamasını iyi biliyor, algıları açık, her evin, dükkânın önünde amforalar görüyor ve süngercilerden suyun altındaki gemileri duymaya başlıyor. Amerika’daki üniversite eğitimi bizden farklı. Peter üniversite yıllarında arkeoloji hakkında da dersler almış. Bir aşinalığı var. Süngercilere diyor ki bunları bana biraz daha anlatır mısınız, çizer misiniz derken o rakılı sohbet masalarında anlıyor ki, suyun altında aslında önemli bulgular var. Objektifi süngercilikten arkeolojiye kaymaya başlıyor, çünkü suyun altındaki gemiler bu adamı heyecanlandırıyor.

Burada Kemal Aras adında çok değerli bir süngerci ve kaptan var. O ve diğer Bodrumlu süngerciler güzel insanlar. Peter’a birçok batığın yerini gösteriyorlar. Ardından buldukları şeyin, dünyanın en eski batığı olabileceğine dair verilere ulaşıyorlar. Çok heyecanlanıyorlar. Peter Amerika ile yazışmaya başlıyor. Tabi o günlerde, 1950’lerin sonunda suyun altından çıkartılan objelerin kültürel değeri tam anlaşılmış değil. Bodrum Limanı’nda amforalar 5 dolara satılıyor. Yani hiç kimse bunların tarihsel bir önemi olduğunu düşünmüyor, daha sonra bunun bir müzeye dönüşebileceği ufku da henüz oluşmamış. Dolayısıyla böyle bir ortamda ilk dalışlar yapılıyor, Peter daha sonra Amerika’ya dönüyor. Orada bu konuyu National Geographic Society’e ve ardından da Amerika Arkeoloji Bilimler Akademisi’ne anlatıyor. Aralarında Gordion kazı başkanı Rodney Young’ın ve George Bass’in de bulunduğu gruba ilk verileri sunuyor. Toplantının sonunda herkes aynı fikirdedir. Bu araştırılması gereken bir batık. Ama küçük bir sorun vardır: suyun altında daha önce bilimsel bir kazı yapılmamıştır.

George Bass

Ama şuna inanıyorlar. Suyun altında arkeolojik prensiplere uygun bir kazıyı yapabiliriz. Bu çalışma için bir isim aranır. Rodney Young dönüyor Bass’a soruyor yapmak ister misin diye. Bass daha önce birkaç tane kazıyı reddetmiş. Bana anlatırken bu kaçırdığı kazıların önemli olduğunu ve bir yenisini kaçırmak istemediğini söylemişti. Ve bu kazıyı kabul ediyor, evlendikten birkaç hafta sonra apar topar Türkiye’ye geliyorlar. Bunlar hakikaten idealist adamlar.

MATİSSE’İN TORUNU SAYESİNDE DARBEDEN BİR GÜN ÖNCE…

İşin ilginç bir yönü daha var, Henri Matisse’nin torunu var aralarında. Claude Duthuit. 60’larda darbeden birkaç ay önce kazı izin almak için Türkiye’ye geldiklerinde aralarında Claude Duthuit’te var. Onun sayesinde izni almayı daha kolay başarıyorlar. Çünkü Henri Matisse sayesinde önemli bağlantıları var. İzni aldıkları gün, Türkiye’de içki yasağı var o dönem, kola kutularının içinde şarap içerek o gece kutladık diyor Bass. Ama sabah tanklarla uyanıyorlar. Darbe olmuş, eyvah diyorlar o kadar uğraştık! Çok ciddi bir panik yaşıyorlar ama sonradan bu izin geçerli sayılıyor. Hemen kazı için güneye gidiyorlar ve kazı başlıyor. Dolayısıyla 1960 da ilk defa bu saydığım isimler ve onlara katılanlarla arkeoloji suyun altına inmiş oluyor. O andan itibaren çok sorunla karşılaşıyorlar ama Gelidonya o gün için dünyanın en eski batığı olarak kayıtlara geçiyor. Tarihin yazımına önemli katkıları oluyor, birçok bilgimizin değişmesini sağlıyor. George’un yapmış olduğu bu çalışma, tüm dikkatin Türkiye kıyılarına çekilmesine neden oluyor.

Daha sonra Yassıada’da bir Doğu Roma gemisinin kazısını gerçekleştiriyorlar ki orası o kadar enteresan bir yer ki, hemen hemen 4-5 farklı zaman dilimine ait gemiler, yani 19. yüzyıl şilebi de var, 7. yüzyıla ait bir gemi de var. Önemli bir nokta. Zamanla suyun altında kazı yapma prensipleri oturuyor. Dünyanın farklı noktalarından birçok bilim insanı geliyor ve Anadolu kıyılarında çalışıyor. Arkeoloji sınıfta öğrenildiği kadar alanda da öğrenilen bir bilim dalı. Bir usta çırak ilişkisinden bahsedebiliriz. Anadolu kıyılarında gerçekleşen ilk bilimsel kazılar sayesinde Türkiye bir arkeoloji okuluna dönüşüyor.

MİRAS DEĞİL EMANET!

Dolayısıyla sorunun en başına dönersek evet Türkiye bulundurduğu kültürel emanetlerle çok önemli bir yer. Burada emanet kelimesini miras kelimesine tercih ediyorum, çünkü miras bizde babadan alıp çarçur edilen bir şeydir ama emanet dersek gelecek kuşaklara ulaştırma şansımız olur ve sizlerin de bildiği gibi emanete hıyanet olmaz.

Bass’in Türkiye için önemi nedir?

George Bass arkeolojiyi suyun altına indiren kişidir. Ve bu çalışmaları Türkiye’de gerçekleştirdi. Aynı zamanda Bodrum Kalesi’nde kurulan Sualtı Arkeolojisi Müzesi içinde çok önemli katkılar sundu. Müze’nin doğuşu onun çalışmaları etrafında şekillenir. Ayrıca bir Türkiye sevdalısı olduğunu söylemeliyim. 1982 yılında Avrupa Konseyi, George Bass’in Yunanistan’da sualtı arkeolojisi okulu yapmasını istiyor. Bu okula dünyanın dört tarafından öğrenciler, akademisyenler gelecek eğitim yapılacak. Bass diyor ki “ben yıllardır Türkiye’de çalışıyorum, neden Yunanistan’da veriyorum bu eğitimi? Eğer bu eğitimi benden istiyorsanız ben bunu Türkiye’de yapmak istiyorum. Ama siz illaki Yunanistan’da istiyorsanız bunu başka bir uzmandan isteyin” diyor Bass. Sonunda eğitim Bodrum’da veriliyor ve dünyanın birçok yerinden akademisyenler burada eğitim alıyor.

Bass ile tanışıyorsun. Türkiye âşığı bir biliminsanı… Geçtiğimiz aylarda da vefat etti. Nasıl biriydi?

George ile TINA Türkiye Sualtı Arkeolojisi Vakfı’nın çalışmaları sırasında görüşmelerimiz oldu. Türkiye’ye gelen birçok biliminsanı gibi o da bir Türkiye aşığı. Sohbetlerimiz sırasında birkaç kere duygulanıp ağlamıştı. Bunlardan bir tanesi Bodrum’da çıkan yerel bir gazetede onun hakkında tarihi eser kaçakçısı haberi yapıldığı içindi. Gerçekten bugün Bodrum’da bir sualtı arkeoloji enstitüsü varsa, onun sayesinde. Bodrum Sualtı Arkeoloji Müzesi’nden bahsediyorsak bu insanların çok ciddi emekleri var. Biz de hayatımızı emek vererek kazanan insanlar olarak emeğin ne kadar kıymetli olduğunu biliyoruz. George Bass de gerçekten Türkiye aşığı bire insan. Dünyanın farklı alanlarında da çalıştı ama kariyerinde burası çok önemli bir alandı. Kalemi de çok kuvvetliydi. Dünyada en çok okunan arkeolog diyebilirim. Tek bir makalesi 100 milyon kopyayla tüm dünyaya ulaştı. Bu makale yine Türkiye’de Gelidonya’dan sonra ikinci defa dünyanın en eski batığı olarak bulunan Uluburun Batığı ile ilgiliydi. Keşke şimdi her birimiz Türkiye için, vatanımız için böyle ciddi tanıtımlar yapma şansını elde etsek. Bu çok önemli bir hizmet.

Gelidonya Batığı’nda bulunanlar.

Bugüne geldiğimizde dünyanın çok önemli kabul ettiği pek çok çalışma yine bizim kıyılarımızda, iç sularımızda gerçekleşiyor. Arkeolojide hem kültürel hem birikim anlamında zengin bir dönem yaşıyoruz.

Türkiye’de denizaltında arkeologların rüyası olan, ah bir bulsak da ne güzel olur ne müthiş olur dediğiniz efsane bir batık var mı? Bir şehir ya da gemi vs?

Tarih bir yapboz gibidir ve yapılan her kazı, o on binlerce parçası olan yapbozun bir parçasını yerine oturtur. Kazıların sayısı arttıkça ve parçalar yerine oturdukça siz geriye çekilir bakarsınız ve resim daha net ortaya çıkar. O yüzden arkeolojide yapılan her çalışma çok kıymetli. Ama son dönemde çok önemli buluntulara da ulaşıldı. Birkaç yıl önce de Antalya’da Uluburun’dan da eski bir batık bulundu. Resmi olarak dünyanın en eski ilk üç batığı Türk sularında. Yine İstanbul Yenikapı’da bulunan gemiler muazzam. İstanbul’un tarihini geriye götürmekle kalmadı, Bizans dönemine, farklı yüzyıllara tarihlenen batıklar hakkında çok detaylı bilgiler verdi. Bizans dönemine ait batıkların neredeyse bağlantı noktalarından, ahşap detaylarına, boyutlarından, objelerin birbirine uzaklığına kadar birçok şeyi öğrenme şansını elde ettik. Orada gerek Cemal Pulak, gerek Ufuk Kocabaş hocalarımızın çok kıymetli çalışmaları oldu. Genç meslektaşlarımız çok şey öğrendi ve dolayısıyla orası bir okul haline geldi. Yassıada’dan sonra orayı ikinci bir sualtı arkeoloji okulu olarak kabul edebiliriz. Bugün dünyada o döneme dair en geniş batık envanterini elde ettik. Bunun dünyada daha az batık sayısıyla sadece birkaç benzeri var.

Yenikapı kazıları sırasında…

O TABLET FRANSA’DA OLSAYDI…

Biz doğru tanıtım politikaları ile gerçek kültür turizminin peşinden koşan turistleri bu çalışmalarla çekebiliriz. Sunay Akın’ın çok güzel bir sözü vardı. “İstanbul Arkeoloji Müzesi’nde dünyanın en eski tabletlerinden birisi vardır aşk şiiridir. Bu Fransa’nın elinde olsaydı Louvre Müzesi’ne koyarlardı, 14 Şubat’ta sevgilimizi eşimizi alırdık kapısında kuyruk olurduk. Sadece ben bunun üzerinden bir müze yaratırdım” dedi. O kadar değerli objelerimiz var ki, müzelerimizdeki farklı yüzyıllara, farklı medeniyetlere ait eserleri bu gözle değerlendirebiliriz.

Sen de sualtında kazılar yapan bir arkeologsun, dalış sırasında yaşadığın ilginç, unutamadığın ya da korku dolu olan, çok heyecan yaratan bir anın var mı?

SUYUN ALTINDA KAFAMIZI BİR ÇEVİRDİK Kİ…

Çok oluyor. Biz profesyonel limitlerde dalışlar yapıyoruz. Normal şartlarda dünyada 25-30 metreye kadar olan limitler sportif limitler olarak kabul edilir. Bu limitler her insanın, hatta spor yapmayan kişinin bile rahatça dalabileceği şekilde planlanır. Ama biz genelde 45 metre, 50 metre, bazen de daha derinde çalışmak zorunda kalabiliyoruz. E bu derinliklerde olunca korkulu anlar da oluyor haliyle, ama komik anlar da oluyor. Bir dalışta çok sevdiğim bir arkadaşımla beraberdik. Budi denir, iki kişi olur dalışta. Arkadaşımın giysisinin kancalarından biri kopmuş ve tüpü çıkmış. Korkutucu bir sahneydi. Suyun 45 – 50 metre altındayız, imdat için suyun üstüne çıkma şansımız var ama çok tehlikeli. Kornasıyla bana haber verdiğinde hemen yanına gidip, o tesisatı tek tek kontrol edip takıp onu sakinleştirip, olaya kaldığımız yerden devam etmiştik.

Güzel olan bir anı da çok fırtınalı bir dalış sırasında yüzey taraması yapıyorduk. Çok kötü bir dip dalga vardı. Artık tükenmişlik noktasına gelmiştik. Vurgun olmasın diye çıkarken 3 – 6 metrede bir birkaç dakika bekliyoruz. Bu beklemelerin bir tanesinde kayalara tutunduk, çok ciddi akıntı var, hava bulutluydu. Kafamızı hafif çevirince bir şeyler görmeye başladık. Çıkmamız lazım ama öyle bir zehirdir ki arkeoloji, bakmadan çıkamadık. Ve Roma dönemine ait yeni bir batık keşfettik.

Kim bilir nasıl bir heyecandır. Türkiye’de su altı arkeolojisine en önem veren ve çok destekleri de olan bir kişi de Mustafa Koç bildiğim kadarıyla.

Mustafa Koç

Mustafa Koç hem iş dünyası, hem de Türk arkeolojisi için çok değerli bir isimdi. Onun yapmış olduğu hizmetler, yardımlar basında hemen hemen hiç duyulmadı. Çünkü duyulmamasını arzu edermiş. TİNA Türkiye Sualtı Arkeolojisi Vakfı, sualtı arkeoloji çalışmalarını destekleyen, bu alanda yayın yapan ülkemizin tek vakfı. Bu vakıf kanalıyla Mustafa Bey birçok kazıya, maddi manevi yardımda bulunmuştur. Kurucuları arasında bulunduğu Vakıf bugün dünyanın farklı ülkelerinde Türk denizciliğinin ve Anadolu’nun arkeolojik değerlerinin tanıtılması noktasında önemli çalışmalar yapıyor. Başkanımız Sayın Oğuz Aydemir öncülüğünde Slovenya, Hırvatistan, Monaco’da sergiler gerçekleştirildi. İlber Ortaylı’nın dediği gibi bizi bize anlatmıyoruz, bizi başkalarına anlatıyoruz. O yüzden Vakfın yayınları hem Türkçe hem de İngilizce olarak yayınlanıyor.

Sualtı kirliliğine de mutlaka değinmek gerekir. Son günlerde Marmara Denizi’nde ki müsilajdan konuşuyoruz. Sen en çok Türkiye de nerede rastlıyorsun? Su altı kirliliği arkeolojik araştırmaları, su altındaki eserleri nasıl etkiliyor?

ÖYLE TEHDİTLER VAR Kİ!

Ne yazık ki biz kıyılarda kurduğumuz şehirleri, şehircilik anlayışıyla kurmadık. Bu nedenle zaman zaman kıyılarda yer alan arkeolojik yapılara da zarar verildi. Tarihi eserlere karşı öyle ciddi tehlikeler, öyle kötü faktörler var ki, sualtı kirliliği bu nedenle ilk sıralarda yer almıyor. Bu tehditlerden birincisi tarihi eser kaçakçılığı. Suyun altında olsa bile maalesef hırsıza kilit olmuyor. Dalış yapma imkanları teknolojiyle geliştikçe, dalış yapan insan sayısı arttı ve bu artınca kötü niyetli insan sayısı da arttı. En masumu şu amforayı şöyle koyayım, üstüne deniz yıldızı koyayım, burada daha güzel gözükür diye yerinden oynatmak.

CİNAYET MAHALLİ…

Arkeolojik kazı alanı bir cinayet mahalli gibidir. Nasıl ki polis oraya geldiğinde daha önce hiç kimsenin oraya dokunmamış olmasına, herhangi bir objenin yerinin değiştirilmemesine bakar ve tecrübesiyle cinayetin nasıl işlenmiş olabileceğini anlar, batık alanı, kazı alanı bu şekilde düşünebiliriz. Siz suyun altında çok güzel bir şeyi gördünüz ve aaa bu çok güzelmiş ışığa götüreyim resmini çekeyim diye müdahalelerde bulunursanız, bütün cinayet mahallini bozarsınız ve anlamayı zorlaştırırsınız.

Bir de ne yazık ki suyun altına çekiçle inip, amforaları bir bir çekiçle kırıp içinde altın arayanlar var. Çok rahatlıkla söyleyebilirim içinde altın yoktur, benim uzmanlığım amforalar üzerine çünkü. İçlerinde en son olabilecek şey altın.

Balıkçılıkta kullanılan troller de büyük tehlike sualtı arkeolojisi için. Yasaklanması gereken bir şey. Bir tarak şeklinde zemini tarayarak balık topladıkları için hem canlı çeşitlerine zarar veriyor hem de aşağıdaki objeleri tahrip ediyor. Ne yazık ki geri dönülmez bir şekilde zarar veriyor. Çarpık kentleşme diğer zararlı etken. Bugüne kadar hiç yoktur ki bir şehrin kıyı şeridi sabit kalsın Türkiye’de. Biz sadece antik gemiler üzerinde değil, liman yapıları üzerinde de çalışıyoruz. Kıyı şeridi genişledikçe bunların üzeri örtülebiliyor. Sualtı kirliliği eğer görüş mesafesi varsa, çalışmamızı çok etkilemeyebilir. Meşakkatli de olsa devam edebiliriz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir