Selim İleri’ye

Gece. Haydarpaşa. Peronlarda ışıklar. Yürüyünce devleşiyor gölgeleri. Ruhundaki sarnıçtadır, yere düşen her damlada ürperiyor. Hatırladığı ilk ürperiş bu, içinde şeytansı bir his… Az sonra dünya batacak gibi. Az sonra annesi, babası, amcası, dayısı parçalanacak sanki, üstüne kan fışkıracak. Deli bir çocuk Muzaffer! Tren, o saatlerin siyahında parlıyor. Islak raylarda öksürüklü vagonlar. Yanaşıp titriyor. Demir tekerler sıcacık. Korkuyordur belki! Pekmez tenekeleri dertop, hazırolda yorganlar, omuzlarda halı dürümleri. Sinirli babası, denkleri tekmeliyor hırsından; kimi bekliyorlarsa gecikmiş; yercesine içiyor sigarasını… Çocuk Muzaffer ile annesi, hırgürden dayaksız kurtulsa da sessiz ağlıyorlar. Sarnıca damlıyor su… İlk göç. Beş altı yaşlarındadır. Yedisinde Yalova. Ali Rıza Bey’in hayvanları, çobandır. Ağaç gölgesinde Muzaffer söğüt dalından düdük yapmış. Yalnız. Hayvanları yokluyor, doydularsa çiftlikte yemek var.

Bir yazarın ilk anıları bunlar. Sonra Mersin, Niğde. Baba, İstanbul’da bir öğrenci yurdunda hademe sonra. 1940… Cumartesi Yalova’ya dönüp pazara dek kalıyor. Ellerinde tenekeler dolusu “İstanbul yemeği”: Kıymalı fasulye, pilav, kızarmış köfte, helva ve Muzaffer’in kabuklarından çok hoşlandığı ekmek. Orhan Kemal’in Önce Ekmek’i sonra gelecek, derken Oktay Akbal’dan Önce Ekmekler Bozuldu… İyi edebiyat hem karın doyuracak; hem de gerçek.

Muzaffer, orta ikide. Baba Son Telgraf’ta işçi. Gazeteye gide gele kâğıdın büyüsünü kavrıyor. Mahmut Yesari, Suat Derviş: Bir bütün tefrika dünya. Öyle ki Esat Mahmut’un Erikler Çiçekler Açtı’sı tefrika edilince patlıyor satışlar. Edebiyat – gazete ilişkisi tartışılmadı pek bizde. Reşat Nuri, Refik Halit, Peyami Safa, Kemal Tahir, Orhan Kemal; biraz da gazetelere borçlandığımız isimler. Muzaffer’in de işlek kalemi. Nasıl işlemesin… Yazmak, köşeye sıkışmış insanın acısı. Can havliyle yazıyor.

Yaş on altı. Tanin’in açtığı yarışmada derece. On yıl sonra ilk kitap: Katran ile başlar macera. Yoksulluktan, yaşam sınavından gelen gerçekçi gözlemler, Orhan Kemal tekniği büsbütün. Alabildiğine hayat. Cehennem ile kişilerinin psikolojisi gelişir. 1968’de Sait Faik Ödülü kaza­nan Kavga’nın temiz Türkçesi ile bugünkü Sait Faik ödüllü hikâyelerin dil kullanımı tartışılmadı hiç; ne tartışılıyor ki!

Hep gecekondular vardır öykülerinde, kalabalık göçmen aileler, romana özgü yoğun ayrıntılar. Öyle canlıdır ki kişileri. Salâh Birsel, büyük portreci demekte Buyrukçu için bir denemesinde. “Tablolarına tıkıştırmadığı surat kalmadı, Meydan Larousse oğlu Meydan Larousse” diye ekler. O eşsiz denemeler, dergi anketlerinde anılıyor mu bugün: “Daha çok aile fotografileri, toplu resimler çeker, hartaları, purtaları da durağan değil, kıpırdak ve fıkırdaktır ve de sesli – sözlüdür.” Ne güzel!

Bak: Orhan Kemal – Edip Cansever tavlada. Bu Bulanık Resimler’e Buyrukçu da karışmış. Söverken sandalye değiştiriyor Kemal. Ceketini çıkarıp kollarını sıvıyor, saçını tarıyor. “Kahve gelsin!” Kahveyle birlikte şansı değişince başlıyor: “Kahve içince şansım güldü. Oğlum Edip, seni İsmet Paşa bile kurtaramaz. Buna mars derler. Seni bir kez daha Marsilya’ya vali, Şam’a da kaymakam yaptım, işin bitik.” O eşsiz Sıcak İlişkiler’de var bu anlar. Sonra yine Orhan Kemal, heyecanla: “Canınız ne isterse için paraları Edip verecek!” Çınlıyor ortalık. Cansever, Muzaffer’i gösterip “peki bu niye gülüyor” diyor, kızgın. Orhan Kemal neşeli, “dokunma yeğenime” diyor; “o, tavla maçlarının milli seyircisi.”

Süreya galiba curnatada, Buyrukçu için kendini küçük gören bir megaloman der. Ne güzel bir saptama, hele bugünün ortamında. Yine Süreya: “Özentisizliği edebiyat çevrelerince handiyse kusur sayılmıştı.” Görüyorum. Orhan Kemal ile İkbal’in önünden geçiyorlar. Bugün yok İkbal: Dinamo köşede şiir çalışmıyor; Orhan, masasında Beyoğlu’nda ucuza satacağı senaryolar yazmıyor. Sirkeci’den deniz kokusu, yürüyorlar. Adana Kebap Evi değil, Küçükpazar ile Süleymaniye arasında evvelce delilerin müzikle tedavi edildiği şifahanede içecekler. Delilerin kapatıldığı mahzene soğutmak için rakı saklamışlar. Kim bilir o sofrada neler konuştu romancı, bu deli adamla. Bir deli olabilir çünkü Muzaffer, içinde bunca kalabalığı yoksa nasıl taşır insan. Süreya 1971’de yazmış: “Muzaffer için Kemal Tahir her şey, Yaşar Kemal sıfır; Memet Fuat’a göre Füruzan önemli, Buyrukçu yazar bile de­ğil.” Böyle hepler ve hiçlerle yazılmış edebiyat tarihimizin orta yerindeki gölgelik Muzaffer.

Yetmişler. Evi susuz – yolsuz Gaziosmanpaşa’da (o günkü adıyla Taşlıtarla); işi Karaköy’de: Toprak Mahsulleri Ofisi. Araç az, Eyüp’e yürüyüp vapurla geçiyor. Dairede yemek paydosunda ya okuyor ya yazıyor. Eve dönünce herkes yattıktan sonra üçlere dörtlere dek devam. 1970’te emekli. Ölümünü çok yazdım, tekrarlamam fakat ustam Selim İleri ile cenazeden sonra yediğimiz yemeği unutmam.

Kaybolmak üzereyken birkaç yıl önce yeniden edebiyatımıza teşrif etti Buyrukçu. Geçen bahar Sıcak İlişkiler yayınlandı. Düşler ve anılar da bir çeşit insan mıydı diye sormuştu bir şiirinde Cansever, Buyrukçu’nun günlüklerini tarif eder gibidir. Düşler ve anılar. Salâh Birsel de değinsin düşlerine; onun düşleri desin; “kavunlu, üzümlü, mürdüm erikli, portakallı, kestaneşekerli, balkabaklı, patlıcanlı, patatesli, tavuklu, domatesli, leblebili ve macunludur. Üstelik de renk­li.” Bırakmasın: “Bunlar en çok da yeşillere saldırırlar. Mısır tarlaları, çimenler, bahçeler yeşil olduğu gibi topraklar, keçi yolları da yeşildir. Kadınlar ise daha çok esmerlere boyanır. Ama sarışın, kumral saçları topuklarına değin inen güzeller de var­dır. Yazarın sevdiği renklerden biri de kremdir. … kalabalıkları da renklidir. En çok da mor renkte olur bunlar.”

Yeni basılan Sıcak İlişkiler’in mor kapağına bakınca tam da Birsel’in dediği yerden yakalamış yayınevi diye düşündüm. Namı diğer Arnavut prensimiz, edebiyatın insandan koparılıp uzmanlık alanına dönüştüğü günümüzde, müşterilere değil has okurlara, özellikle günlükleriyle ilaç gibi gelecek. İyi okumalar!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir