Millet olmanın gerekliklerinden biri; ortak değerler etrafında kenetlenmek ve sürekliliği sağlamak adına mümkün olduğunca bahaneler oluşturarak -beynelmilel sahada dahi- o değerleri anlatmaktır. “Türkmen kocası” Yunus Emre de şüphe yok ki milletimizin müsbet / kavuşma noktalarından biri. Zannederim ki hemen hemen herkes tarafından sayılıyor ve seviliyor. Sevmeyen varsa da marjinal bir noktada durduklarını hiç geri durmadan söylemek icab eder. Yunus Emre’nin bir ortak değer olması / herkesçe sevilmesi tabii ister istemez “Herkesin Yunus’u kendine” gibi bir kaosa da sebebiyet veriyor. Yani her kesimin kendine göre bir Yunus Emre’si var. Kötü mü bu? Bence değil. Fakat tarihsel olanın da peşine düşmek, ezberden tezler üretmemek kaydıyla…

Benim tespit edebildiğim; hurufi / panteist (Fuad Köprülü), melankolik (Burhan Toprak), Mevlevi müderris (Gölpınarlı), laik Türkçü (Aka Gündüz), devrimci (Hilmi Yavuz), gezgin ozan (Kemal Tahir), hümanist (Sabahattin Eyüboğlu), münferit yazarlarca alevi veya muhafazakâr(…) ilan edilmiş birçok Yunus Emre var. [“Yunus Emre(ler) hakkında üretilen tezleri ben daha ayrıntılı öğrenmek istiyorum” diyorsanız, Beşir Ayvazoğlu’nun Yunus, Ne Hoş Demişsin ve Mustafa Özçelik’in Yunus Emre’nin Dostları kitaplarını okuyabilirsiniz…] Her kesimin kendine göre bir Yunus Emre’si olmasına kötü değil dedim, çünkü vesile olur ve Türkmen kocası daha fazla kişiye ulaşır ama bu “o zaman bu tezleri düzeltmeyelim de durdukları yerde kalsınlar” demek değildir. Eleştirim o ki bu üretilen tezlerin çoğu olmazsa olmaz iki realiteye ne yazık ki mesafeledir:

1) Yunus Emre’nin yazdıkları
2) 13. yy şartları… Sebebi ise elbette bu araştırmacıların Yunus ya da 13. yy’dan habersiz olmaları değil. Tabiri caizse, tamamen siyasal.
***
Yunus Emre hakkında elimizde pek bir bilgi belge yok. Şiirleri ve vefatından sonra üretilmiş menkıbeler var. “Tarihsel Yunus Emre kim?” sorusunu aşağı yukarı yanıtlamak adına bana göre bu ikisi oldukça yeterli. Ama nedendir bilmem bunlara pek bakılmaz, bakılsa da -siyasal nedenlerle- ön plana alınmaz. Hadi ön plana alındı diyelim bu sefer de doğru metodla yaklaşılmaz. Ya yazdıkları bütününden koparılarak ele alınır ya da menkıbelerine ifrat tefrit noktasından yaklaşılır. Muhtasar değerde de olsa şimdi -13. yy bağlamından kopmadan- tarihsel Yunus Emre’nin peşine düşelim…

Adnan Erzi’nin yaptığı çalışmalardan Yunus Emre’nin 1240 yılında doğduğunu biliyoruz. Yani Yunus Emre bir 13. yy figürü. Moğol istilasının ortasına doğmuş diyebiliriz. Sezai Karakoç’un “Selçuklu medeniyeti yere düşmüş bir avize gibi dağılmış, gönüllerde metafizik yaralar açılmıştı” diye tanımladığı yüzyıl… Haçlı saldırıları, iç isyanlar ve en sonunda da 1243 Kösedağ Bozgunu… Yunus Emre işte bu yüzden Ejder Okumuş’a göre “olağanüstü ikindilerin” adamıdır. O olağanüstü durum da Anadolu’nun istila nedeniyle içine düştüğü karmaşadır. Selçuklu medeniyeti ve merkezi otorite dağılmış, yerel beyler de kendi davası ve dünyalığı peşinde hâkimiyet alanları oluşturma gayretindedir. En fecisi ise, zamanın Müslümanları Müslümanlıklarını unutmuştur.

“Müsülmânlar zamâne yatlu oldı / Helâl yinmez harâm kıymetlü oldı / Okınan Kur’ân’a kulak tutulmaz / Şeytânlar semirdi kuvvetlü oldı”

Anlaşılan o ki İslam’ın algılanış ve yaşanışında da büyük problemler vardır. Bu problemler nedeniyle de dirlik ve düzen yeniden sağlanamamakta ya da bu nedenle çabucak dağılmaktadır. Öğüt verenlere ise kimse dönüp bakmaz:

“İşidün iy ulular âhir zamân olısar / Sag müsülmân seyrekdür ol da gümân olısar / Dânişmend okur dutmaz dervîş yolın gözetmez / Bu halk ögüt işitmez ne sarp zamân olısar / Gitdi begler mürveti binmişler birer atı / Yidügi yohsul eti içdügi kan olısar”

En vurucu olan da sahte peygamberler eleştirisidir. Birlik olunması gereken zamanda her hoca başka bir köşede kendi tev’iline hüküm sürdürmekte ve ayrılıklar oluşturmaktadır.

“Fakîrler miskînlikden çekdi elin / Gönüller yıkuban heybetlü oldı / Peygamber yirine geçen hocalar / Bu halkun başına zahmetlü oldı”

***
Selçuklu, bir “kentli” medeniyetiydi. Başta Nizamiye Medreseleri eliyle fıkıh ve tasavvuf mezcedilerek, Selçuklu coğrafyası dev bir Nişabur’a dönüştürülmek istendi. Nizamilmülk’den ilhamla Pers İslâm merkeziyetçiliği ile tutkal olmak isteyen Selçuklu hanedanları bir zeytin altı medeniyeti oluşturmayı başardı ama asabiyeye karşı da kırılgan hale geldi. Kentlerde önemli âlimler yetişti ve tevhid ile vahiy kabulüne dayalı bir İslâmi model oluşturuldu. Hepsi tamam. Ama taşra neredeyse unutulmuştu. Hep hareket halinde tutulan Türkmenler yerleşik hayata geçtiklerinde de sorun oluyorlardı. Hoş gözle bakılması nedeniyle güçlenen tasavvuf merkezden uzak yerlerde iptidai inançlarla birleşiyor ve “asiliklere” zemin hazırlıyordu. İşte Anadolu’da gerçekleşen 1237 Babai İsyanı hemen hemen budur. Tam bir heterodoks ya da iptidai felsefi hareket diyemesek de, Babailer İsyanı, tasavvufla “birleşmiş” Türkmen asabiyesinin Selçuklu kentlerine karşı güçlü bir kalkışmasıdır (1237). Selçuklu’nun Büyük Nişabur projesi taşraya ulaşamadan da zaten Moğol akınları ile yarım kalmıştır.

Kendini peygamber yerine koyan kentli ulema Türkmenlerden, Türkmenler kendi davası peşindeki beylerden, beyler birbirlerinden, nihayetinde hepsi de ortak bir çözüm sunabilecek “motivasyondan” uzaktır. Yunus şöyle der:

“Benüm bunda karârum yok ben bunda gitmege geldüm / Bezirgânam metâ’um çok alana satmaga geldüm / Ben gelmedüm da’vîyiçün benüm işüm seviyiçün / Dostun evi gönüllerdür gönüller yapmaga geldüm”

Yunus’un burada “sevi” dediği şüphesiz Allah sevgisidir. Allah dosttur ve sevilir. O dostun evi de gönüllerdir. Çünkü hadis-i şerife göre Allah semâvat ve zemine sığamamış, ama mümin kulunun gönlüne sığmıştır. Buradaki istilah bize sevi’den kast edileni kolaylıkla verir. Peki bu sevi “insan sevgisini” kapsamaz mı? Elbette kapsar, ne de olsa “Yaradılanı severiz yaradan ötürü”. Demek ki müminler dava denen dünya kavgasının peşinden gitmemelidir. Allah yolunda/sevgisiyle hareket etmelidir. Çünkü meydan artık Allah yolunda, gönüller yapmak adına hareket edenlerindir:

“Harâmîden benüm korkum kayum yok / Bu zûr u bu kuvvet Hak’dan benümdür / Ebu Bekr ü ‘Ömer ol dîn ulusı / ‘Aliyy-i Murtaza ‘Osmân benümdür / Topı kim alısar çevgânumuzdan / Bu çevgân topıla meydân benümdür.”

***

Anadolu, Selçuklu medeniyetinin “gazileri oyaladığı” sahaydı. Malazgirt de Miryokefalon da Bizans merkezinin “başı bozuk Türkmenleri” püskürtmek için başlattığı mücadele sonrası yaşanmıştı. O noktada Sultanlar gelip bu Türkmen birliklerin başına geçerek savunmayı idare ettiler. Yaşanan zaferlerden sonra Türkmenler Anadolu’da daha çok merkezi kontrol altına aldı. Ama hiçbir zaman Selçuklu kentlerine de tam itaat eder durumda değillerdi (Babai isyanından bahsettim). Moğol istilası sonrası Batı Anadolu’ya bir yığılma oldu. Sakarya ve Menderes havzasında tek güç haline geldiler. Türkmenlerle birlikte mutasavvıfların da bu bölgeye geldiklerini görüyoruz. Farklı beyler kontrolünde olsa da herkes, gazileri bir noktada buluşturacak ve Bizans’a Türkopol olarak kaptırmayı engelleyecek bir “millet bilinci” gerekiyordu. Millet inançtan türer. Yani bir “inanç birliği”. Bu birliği Selçuklu başaramadı. İptidai felsefeler galip geldi. Şimdi manevi bir “direniş merkezi” oluşturmak elzemdi. “Birlik” dedik, bakalım:

“Birisen birlige bak ikiyi elden bırak / Bütün ma’ni bulasın sıdk u iman içinde”

“On sekiz bin ‘alem halkı cümlesi bir içinde / Kimse yok birden artuk söylenür dil içinde”

Yunus’a göre az evvel saydığım Müslümanların sorunlarını ortadan kaldıracak birinci nokta “birlik” olmaktır. Bir olunur, sadakat ve iman elden bırakılmazsa, mana bir şekilde bulunur. Bizi millet yapacak o mana… Peki Yunus’a bu manayı kim öğretmiştir?

“Kurıyıduk yaş olduk ayagıduk baş olduk / Kanatlanduk kuş olduk uçduk elhamdüli’llâh / Vardugumuz illere şol safâ gönüllere / Tapduk Emre ma‘nîsin saçduk elhamdüli’llâh”

Yunus bir olgunlaşma süreci yaşadığını, Tapduk Emre’nin vesile olduğu mana sayesinde bu tekamüle erdiğini ve gittiği yerlerde bunu anlattığını söyler. Kimdir ki bu Tapduk Emre? Tapduk Emre, Hacı Bektaş Veli Vilayetnamesi’ne göre bir erendir. Hacı Bektaş Veli, Yunus Emre’yi “gönlünün kilidini açması için” Tapduk Emre’ye ısmarlar. Yunus Emre kuru iken Tapduk yanında yaş olur. “Birlik” şuuru kazanmasına vesilen olan “mana”yı Tapduk’tan alır Yunus.

*

Selçuklu döneminde iptidai akımlara kaptırılan gaziler ile büyük kentlerde eğitim görmüş mutasavvıflar, Moğol akınlarının önünden kaçarak Batı ucunda buluşmuşlardır. Bunlardan biri de Yunus Emre’dir. Türkmenlerin direniş geleneği “ata kültü” etrafında oluşur. Osman Turan mesela 11 ve 12. yy Haçlı saldırıları sırasında Anadolu’daki Türkmenlerin türbeler etrafında buluştuklarını ve bu türbelerin etrafında oluşturulan destanların gazilere motivasyon verdiğinden bahsediyor. Erol Güngör’ün de nerede bir türbe/evliya varsa orası Türk toprağı demesinin sebebi hiç şüphesiz budur. Çünkü ödenen bedellerin ve toprağa gömülen şehitlerin sembolüdür. Oğuz Arık da coğrafyadan vatana geçen süreçte “manevi noktlaların” öneminden bahseder. 13. yy’da da bu gelenek bozulmayacaktır ve direniş tekkeler etrafında “birleşecektir”. Fakat bu sefer iptidai bir biçimde değil, İbn Arabi’nin vahdet-i vucud telakkisine dahi hakim Batı ucuna gelen mutasavvıflar eliyle olacaktır bu. Ahmed-i Yesevi’nin 4 kapı 40 makamı da burada yol göstericilerden biridir. Yani bu sefer asabiyeyi bir edecek ve millet yapacak teorilere hakim bir zümre ile yan yanadır gaziler. Bu teorilerin nihayi hedefi ise O’nla O olmak gerektiğini vaaz eden tevhiddir:

“Tevhid imiş cümle alem tevhidi bilendir Adem / Bu tevhidi inkar eden öz canına düşman imiş”

13. yy direnişi gazilik ile erenlik kavramlarını birleştirir. Gazi – erenlik oluşur. Âşık Paşa Gazi – eren kimdir sorusuna Garibname’de 20 maddeyle cevap verir. İlk 10 maddesi zahiri (kılıç at vs) son 10 maddesi ise batıni hasletlerdir. Yani bir seyre tabi olmalıdır gazi – eren. Manevi seyre. Osman Gazi’nin örneğin manevi seyri Vefai Şeyhi Şeyh Edebali elindendir. Yunus Emre’nin ise Tapduk Emre elindendir. Bakalım Türkmen kocası gazilik için ne diyor:

“Kılıcı kanlılar cümlesi gazi / Uçar kuşa yeter atları tazi / Tama’dan kurtarırlar il ü şehri / Sıdılar leşkerin cebri vü kahri”

*

Hepsinden öte söylmemiz gerekiyor ki Yunus Emre Kur’an ile hadis-i şeriflere sıkı sıkıya bağlıdır. Hatta çoğu beyti ayet ve hadis tefsiri (açıklaması) mahiyetindir. O yüzden şöyle der:

“Söz karadan akdan degül yazup okımakdan degül / Bu yüriyen halkdan degül Hâlik âvâzından gelür”

“Kaf Dağı zerrem değil ay ve güneş bana kul / Aslım Hakk’tır şek değil mürşiddir Kur’ân bana / Çün dosta gider yolum ezel mülküdür ilim / Hakk’tan söyler bu dilim ne kul ne sultan bana”

Yunus Emre beyitlerinde referansının Kur’an ve hadis olduğunu, bu yüzden sözün kendisinden değil Halık’tan (Tanrı) geldiğini anlatır.

Sonuç olarak söylemek gerekiyor ki “Yunus Emre şiirlerinde hiç oyun oynamayan” ve bütününe baktığımızda “vahdet dinini” anlatan bir mistiktir. Yani mutasavvıftır. Yunus bu yoldan hiç taviz vermez. Sırat-ı müstakim üzredir ve şiirlerinde neredeyse milim bile sarsılmaz. 72 millete bir gözle bakması dahi bir hadisten kaynaklıdır. Çünkü Mehmet Kaplan’ın ifadesiyle bir vahdet dini olan İslam’da “bir olma” düşüncesi vardır. Yani ideal bağlamda bakacak olursak, olmalıdır. Düşünce yapısını tamamen vahdet dini İslam’a emanet eden -İslam olan- Yunus’un bir filozof ya da hümanist olduğunu söylemek isabetsizdir. “Bütün maddi alemi Allah ile insan arasında bir perde telakki eden ve tamamiyle anti materyalist olan Yunus Emre’nin şiirlerinin bir bütün teşkil ettiğini görmezlikten gelirler.” diyor Mehmet Kaplan. Katılmamak mümkün mü?

Yunus Emre’yi anlamak adına evvel mutasavvıf yönünü kabul etmek durumundayız. Ki bunu kendisi yazdıklarının bütününde zaten söyler. Hatta “silsile” dahi verir: Barak Baba, Sarı Saltık ve Tapduk Emre:

“Yûnus’a Tapdug u Saltug u Barak’dandur nasîb / Çün gönülden cûş kıldı ben niçe pinhân alam”

Minyatürler: Minyatürlerle Yunus Emre Menkıbeleri, Funda YEŞİLYURT
Kapak Görseli: Nasuhi Hasan Çolpan

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir