Arkadaşım Şeytan benim için halen bir başucu filmidir… Ödünç Yaşamlar‘ı ne zaman elime alıp birkaç satır okuyacak olsam otuz kırk sayfa okumadan bırakamam… Ali Poyrazoğlu’nun her oyunu, yaptığı her yeni iş heyecan yaratır bizim evde. Twitter’da bir zamandır yazışıyorduk büyük oyuncuyla. Derken Ferhan Şensoy ve Okan Bayülgen ile Bodrum’da çektirdiği fotoğraflar geldi gündeme… Bu fotoğrafın altında kesin bir proje vardı! Eh, Poyrazoğlu da sadece oyuncu, tiyatrocu değil ki… Bence bir kuşağın, benim her yanıyla kültür – sanat insanı dediğim türünün son ve nadide örneği. Sinema ve oyunculuk dışında da kendisiyle her konu hakkında konuşabileceğiniz bir kültür insanı… Eh o zaman dedik Ekspres Türkiye olarak tüm bunları şöyle harmanlasak da söyleşsek nasıl olur dedik! Bakın nasıl oldu… Buyurun röportajımıza!

Geçtiğimiz haftalarda Okan Bayülgen, Ferhan Şensoy ve siz, bir araya geldiniz. Güzel bir fotoğraf çekildi orada…

Evet Ferhan’a gittik oturmaya.

Biz de acaba ustalardan yen haberler mi geliyor dedik. Tweet’in altına baktım. Ramazan, şarap mı içiliyor vb eleştiriler vardı?

Ramazan değildi biz gittiğimizde. Ramazandan on gün önce filan gitmiştik. Ferhan, ben, Okan yıllar sonra ilk defa bir araya geliyoruz. Önemli bu resimler, üçümüzün bir araya gelmesi. Çok iyi arkadaşız biz, çok eski. Hatta Ferhan ilk profesyonel oyunculuğa benim tiyatromda, kendi yazdığı bir oyunla başladı. Bizim tiyatronun ikinci yılıydı. Bir süre çalıştı, sonra kendi tiyatrosunu kurdu. Bir araya geldik ama ramazandan 10 gün önceydi. Herkes o resimleri kimin çektiğini soruyor: Ferhan’ın eşi, romancı Elif Durdu… Dedi ki siz bir araya çok gelmiyorsunuz, durun sizin resminizi çekeyim… Derken ben kendi telefonumu verdim. Sonra dağıldık evlerimize. Ben o resimleri unuttum telefonda. Sonra kurcalarken rastladım. Tarihi belge bunlar, paylaşmadan olmaz dedim. İşkilli büzükler, meraklı turşucular hemen dingildediler. A içiyorlar, nasıl içerler, bilmem ne filan. Hiçbirimiz bunları ciddiye almadığımız için, resimleri yayınladık. Tek meseleleri buysa, ramazandan önce içmiştik, kusura bakmayın!

Orada daha önemli bir soru var bence, üç usta buluşmuşlar, acaba buradan yeni bir proje mi çıkıyor?

Kimse bizim ne konuştuğumuzu, nasıl bir proje geliştirdiğimizi sormuyor, o da bizde kalsın.

Onu biz öğrenmek istiyoruz ama?

“Nihayet Ali Poyrazoğlu kendi kitabını okudu.”

Biz Okan’la bir şeyler yapmayı düşünüyoruz. Ferhan’ı da bulaştırırız istersek. Storytel diye bir kurum var biliyorsun. Sesli kitap yayınlıyorlar. Çok ilgi görüyor. Türk edebiyatından da epeyce eser, ünlü oyunculara okutularak kayda alınmış bir vaziyette. Bu, Dünya borsalarına açık bir İsveç şirketi. Türkiye’deki ayağı da Berk İmamoğlu diye bir arkadaşımız… Berk’in teklifi üzerine, bazı okumalar yapmaya başladık. Okan bir şeyler okuyor orada. Ben de kendi kitabım Ödünç Yaşamlar’ı okudum. Nihayet sesli olarak Ali Poyrazoğlu kendi kitabını okudu, bayramda yayınlandı.

Bir de Ferhan’ın kitaplarını okuyoruz. Storytel, Ferhan’ın eserlerini satın aldı. Ama Ferhan kendisi okumak istemedi. Ben dün biraz okudum, devam ediyorum. Ferhan’ın çok sürpriz bir kitabını okuyorum: Kazancı Yokuşu. Okan da Gündeste’yi okuyor. Bunları konuştuk, gelecekten, bugünden konuştuk. Ferhan’ın karısının yeni kitabı çıkmış. Daha da bir araya gelip bir sürü şeyi konuşuruz. Ferhan hasta diye dedikodu yapmışlar, merak edenler için, Ferhan bir rahatsızlık geçirdi fakat toparlandı, şimdi çok iyi. Keyfi yerinde. Yeni bir kitap yazıyorum, dedi. Ben de dedim ki “sende ne kadar kâğıt, ne çok kalem varmış kardeşim, habire yazıyorsun.”

“Anılarımı yazıyorum ama otobiyografi değil”

Ben de iki yeni kitap yazıyorum. Anılarımı yazıyorum. “Aynayı tuttum yüzüme, Ali göründü gözüme.” Bu bir ilahi. “Nazar eyledim ben özüme, Ali göründü gözüme.” Bundan yola çıkarak özüme nasıl nazar eylediğim üstüne bir kitap, ama bu tam bir anı kitabı değil, otobiyografi de diyemeyiz, edebiyatın kıyılarında bir parça dolaşmayı deneyen bir kitap. Daha Türkçesini yerli yerine oturtamadım. Auto-fiction diyebiliriz. Hangisi gerçek, hangisi değil; ne kadarı bir roman parçası, ne kadarını ben anlatıyorum kısmı hep iç içe. Biraz postmodern bir çalışma. Onunla uğraşıyorum.

Bir de oyun yazıyorum. Biz durmayız ki… Bir oyun hazırladık zaten gelecek sene için. Bir de bu yeni oyunu çalışıyorum. Enteresan bir hikâye. Bir de senaryo yazdım. Film yapmak için. Belki de televizyon dizisi yapacağım ama 100 bölümlük dizi değil öyle, 10 – 12 bölümde bitecek. Çok beğenildi sinema yönetmenleri tarafından. Çekiyorduk, her şey hazırlanmıştı. Ama korona patladı. İş kaldı. Kalınca şimdi düşünüyorum, belki film, belki dizi yaparım. Ortalık bir durulsun, buğulu sisli puslu bir hava var. Kimse önünü göremiyor, biz de göremiyoruz. Hal ve gidiş nereye doğru akarsa biz de ona göre karar vereceğiz.

“İnadım inat gerekirse bir kişiye, evimin bahçesinde oynarım”

Yazın oyunlar olacak, tiyatro durmuyor, ben geçen yaz da durmadım. Evet salgın var, dediler ki maske takın, birbirinizden uzak durun. Ben de bu koşullarda oynayabileceğim yerlerde oynarım dedim. Bodrum’da Zai diye bir yer var. Bir açık hava müzesi. İçinde heykeller, resim galerileri var. Bu sene daha da genişletiyoruz orayı, 300 kişilik bir açık hava tiyatrosu yapıyoruz içine. Geçen sene ben oynadım, 300 – 350 kişi geldi ama tam tiyatro düzeni yoktu, sandalyeler birbirinden uzakta dizilmişti. Şimdi korona koşullarında da oynanabilecek bir düzen kurduk oraya. Yazın orada oynayacağım. Bir de İstanbul’da açık hava tiyatrolarında oynayacağım.

Geçen yaz Harbiye’de Asi Kuş’u oynadım, 3.500 kişi geldi, ben bile şaşırdım. Normal zamanda o kadar kişi gelmez. Benim prensibim “her yer tiyatrodur”, durum çok sıkışırsa her yerde oynayabilirim. İnadım inat, gerekirse bir kişiye bile oynarım, gerekirse evimin bahçesinde bile oynarım.

Bu korona süreci belki yeni dinamikler getirir değil mi?

Getirmesi gerekiyor, zaten artık büyüklü küçüklü tiyatrolar, o İtalyan usulü sahne dediğimiz dikdörtgenin dışına çıkmak zorunda. Dünyada çıkıldı. Yeni oyun alanları, yeni mekânlar yaratıldı. O oyun alanlarına da seyirci sıcak yaklaştı ve oralarda oyun izlemeyi tercih edebilir, Avrupa’da etti. Benim iyi bildiğim Fransa’da, İngiltere’de, Almanya’da, Yunanistan’da ki ilk orada başladı bu, yıllar önce Peter Brook ile bir çalışmada seyrettim, Atina’da, dağın başında oynadılar… Dağ dediğim, Allah’ın unuttuğu bir yer… Seyirci gelir mi dediler. İnsanlar içeri girmek için birbirini öldürdü. İçerde 2.500 kişi vardı. Hiç yer yoktu. Dağda bir taşocağının içinde… Hint mitolojisinden yola çıkılarak hazırlanmış bir oyundu.

Ben de bunu duyunca, daha önceden çalıştığım arkadaşım Peter Brook’a telefon ettim. “Atina’dan birilerini bulup bileti edin, bende bile yok” dedi. Atina’da ünlü bir aktör arkadaşımız vardı, telefon ettim. Benim 2 kişilik yerim var, sevgilim ve ben gideceğiz dedi. “Ya sen gideceksin ya sevgilin çünkü ikinci koltuğa ben oturacağım” dedim. Hristos da sevgilisini ekti, biz gittik oyuna, çok çok etkileyici bir gösteriydi. Normal İtalyan usulü tiyatro mekânının dışına çıkmışlardı.

Korona, tiyatroları ufacık mekanlardan dışarı çıkma düşüncesini yaratıyor

Uzamı da zorlaman gerekiyor artık tiyatroda. Çünkü benim her zaman söylediğim bir laf var. Tiyatro sahnesi, perde, aslında yönetmenler, oyun kurgulayanlar, mizansen yapanlar için “hapishaneden” başka bir şey değildir. O dikdörtgenin içine yerleşmek zorundasın. Bu bir noktada imkân olsa da artık uzamın dışına çıkılıyor.

Örneğin biz de gençken ufacık tiyatrolarda, 20 – 30 kişilik yerlerde bunu yapmıştık. İlk biz yaptık Türkiye’de. Ben, Müjdat Gezen, Celile Tolon, Savaş Dinçel, Haldun Ergüvenç, Demircan Türkdoğan. Grup Altı adlı bir grup kurmuştuk. Yenikapı’da ders çalıştığımız üniversite kahvesinin arkasında bir depo vardı. Depoyu istedik kahvenin sahibi Kemal Abiden. Kemal Abi “ne yapacaksınız burada” diye sordu. “Buraya Türkiye’nin bütün entelektüel kesimi geliyor, ders çalışılıyor, kitap okunuyor, biz burada tiyatro yapacağız, baktık, saydık, burada 30 kişilik tiyatro olur” dedik. Kemal abi “amma hayalperestsiniz, depoda tiyatro mu olur lan” deyince, sen boşalt orayı ver bize dedik. Kemal abi verdi depoyu. Kahveden de 30 tane iskemle verdi. İskemleleri dizdik. Kereste bulduk. Onlarla sahne yaptık. Bu 1972-73 yıllarıydı. O zaman böyle hayaller bile yok Türkiye’de. Biz bu hayali gerçekleştirdik.

Ben bir de Pirandello tercüme ettim: Ağzı Çiçekli Adam. Ardından Tennessee Williams çevirdim: 27 Vagon Dolusu Pamuk ve Yıkılma Tehlikesi Var diye çevrilebilir iki tane eseri. Moris Drion’un bir oyununu çevirdim. Müjdat dedi ki hep gâvur repertuarı oldu, Türk oyunu da alalım. Hemen Cahit Atay’dan bir oyun aldık. Bunlarla repertuar yaptık, açtık ve her gün dolu oynadık. Yangın çıkıp sahne yanana kadar. Anılarımda anlatıyorum.

Biz böyle başladık. Ben şimdi de böyle olması gerektiğini düşünüyorum. Artık o ufacık sahnelerden, minicik dikdörtgenlerden dışarı çıkıp daha özgün yerleştirmeler, mizansenler yapabileceğimiz, sesimizin daha farklı çıkabileceği mekânlarda oynamaya başlamalıyız diye düşünüyorum. Bunu denedik, Erdek’te festival yaptık, çayırın ortasında oyunlar oynadık. Bodrum’da ben evimin bahçesinde bir tane oyun yaptım. Şimdi bir başka oyun çalışıyorum. Yine kendi bahçemde yapmak için. Burada 9 tane zeytin ağacı var. O zeytin ağaçlarının kapladığı alanda iki tane oyun projem var. İkisi de ünlü yazarlarla dair projeler. Birisinin başkahramanları Anton Çehov, Maksim Gorki, Konstantin Stanislavski ve Çehov’un karısı. Diğerinde de Orhan Veli ile Melih Cevdet Anday var.

Siz ne yaptınız yahu!

Evet öyle önüme düştü, kitap okurken, karıştırırken dedim ki bunlardan iyi oyun çıkar. Şimdi çalışıyorum. Ama bunların hepsi alıştığımız dikdörtgen tiyatro mekânının dışında işler. Mekânın dışına çıkma cesareti, birçok genç tiyatroyu da 20-30 kişilik bodrumlardan sıkışıp tıkışarak, dükkânlardan bozma tiyatrolardan, apartman aralıklarında tiyatro yapma eziyetinden kurtardı bence. Bunun en belirgin örneğini Edinburgh ve Avignon festivallerinde görüyoruz. Orada her yer tiyatro sahnesine dönüştürülüyor. Bizde niye olmasın!

Haldun Taner’in dediği gibi “iki kalas, bir heves mi”?

Bu iş o kadar iki kalas bir heves değildir, bu iş kendini adamak, çok büyük bir emek, insan yetiştirmeye çalışmak, seyirci, yazar yetiştirmeye çalışma gayreti, onların önünün açmaya çalışma gayreti, özveri, bilgi birikimi, bir şeyler söyleme gayreti ve cesaretidir. Hatta bunu öyle seviyelere çıkardık ki provalara seyirci almaya başladık. Seyircili prova yapmaya başladık. Evlerinde kostüm olanlar, bize getirmeye başlamışlardı.

Bir gün Rus subayı üniforması lazım, apoletleriyle madalyalarıyla filan. Adam dedi ki benim koleksiyonumda var, ben elbise topluyorum size getireyim. Şapkasıyla kemeriyle birlikte, 2. Dünya Savaşı dönemi Rus subayı üniforması hediye etti. Hey gidi hey… Bir arkadaşımız, Canan Göknil de apoletli yaldızlı, altınlı süslerle bir Osmanlı paşası üniforması hediye etti. Tiyatro, seyircisiyle birlikte, el birliğiyle işi kotarma meselesi aslında. Seyirciyi katmak istediğin zaman provandan itibaren, yazım aşamasıyla, seyirci geliyor ve seninle birlikte yaratım sürecine ortak oluyor.

İki kalas bir hevesin dışında düşünürsek, tiyatronun şöyle demokratik bir yanı var, diyelim o gün tiyatroya gelen 300 kişi varsa salonda, kafasında oyunda seyrettikleriyle, dinledikleri öykülerle, insanlarla ilgili, farklı bakışlar, farklı gündemler, farklı sorularla ayrılıyor oradan. Tiyatronun demokratik yanı bu. “Bu budur, böyle düşüneceksin” diyen bir sanat değil. Diyor ki ben sana anlatıyorum, seni eğlendiriyorum, benim işim eğlendirerek düşündürmektir, ondan sonra iş sana kalıyor. Tiyatro gidilen bir yer değil çünkü. Seninle gelen, hayatına karışan, senin zihninde yeni gündemler, yeni sorular, yeni cevaplar, geçmişte kurduğun bağlantıyla, gelecekle ilgili hayallerinle seni yenilemiş, yeniden doğmuş şekilde bırakan yer tiyatro.

Bu yüzden ölmüyor. Çünkü yazar yazıyor, oyuncular prova ediyor, yönetmen yönetiyor, ışıkçı ışığını yapıyor, müzikçi müzik yapıyor, gösteri ortaya çıkıyor, tıp! Üçüncü zil çalıyor, seyirci gelmiş oturuyor, perde açılıyor, seyircinin yaratıcı evresi başlıyor ondan sonra. Seyirci düşünüyor, hafızaya alıyor, kaydediyor, bazen karşı çıkıyor, bazen anlattığını beğenmiyor, seninle aynı fikirde değil, olması da gerekmiyor, istemiyoruz zaten, o yüzden seyircinin yaratıcı evresi başlıyor. Bir oyunu ne kadar insan izliyorsa o kadar insanla birlikte çıkıyor tiyatro, o yüzden ölmüyor, o 300 kişi gidiyor diğer 300 kişiye, o gidiyor diğer 300 kişiye, izlenimlerini, oyundan edindiklerini, kendi yorumlarını katarak, farklı bakışını nakletmeye başlıyor. Bu gece bir oyun oynuyorsun, o efsane kuşaktan kuşağa devam ediyor. Kitapta da aynı şey vardır.

“Koronanın aşısı var, sıkıntının aşısı yok.”

Yaşamını okuyarak, tiyatroya giderek, iyi müzik dinleyerek, iyi resme bakarak, bir heykelin sırlarını keşfetmeye çalışarak süslemesini bilmezsen, yaşam çok sıkıcı. Ölürsün sıkıntıdan. Koronadan ölmezsin ama sıkıntıdan ölürsün. Koronanın aşısı var, sıkıntının aşısı yok. Sıkıntının aşısı meydan okumak. Okuyarak, yazarak, çizerek, hayal kurarak. Senden öncesini keşfetmeye çalışarak. Nereye gidiyorsun diye, aklı başında, kendi tarihini, dünya tarihini, olanı biteni adamakıllı okuyup zihninde aydınlatmaya çalıştığın zaman sıkıntıya meydan okuduğunu göreceksin. Kendini eğlendirmesini bilmeyen insanlar çok sıkılarak geçirir yaşamlarını, evlilikleri bozulur, aşk ilişkileri bozulur, çoluk çocukla, işleriyle olan iletişimlerini kaybederler. Yaşama olan bağlılıkları zayıflar. Mevsimlerin değiştiğini bile fark edemezler. Baharda gelen farklı otların, kokularını fark edemeden öyle akar giderler, sonra geriye dönüp bakarlar ki hayatı ıskalamışlar.

Madem ki geldik dünyaya, ot gibi geçirmememiz gerekiyor zamanımızı. Onun için de okuyacağız, yazacağız, fikrimizi söyleyeceğiz, ama fikrimiz olması için bilgimiz olacak. Mesela Storytel için Aziz Nesin’in Şimdiki Çocuklar Harika’sını okuyacağım. Kazancı Yokuşu’nu okuyorum demiştim. Aradım Ferhan’ı, dedim ki “sen bir sürü karakter yazmışsın, âdeta tek kişilik bir oyun gibi, ben bunu okuma provası yaptım. Bir meddah gösterisi gibi kardeşim, bir sürü şeyi hem anlatıyorsun hem devreye giriyorsun, aradan karakterler çıkıyor, bazısı gerçek karakterler. Münir Özkul çıkıveriyor kitabın ortasından, o da Kazancı Yokuşu’nda oturuyor. Kasaba et almaya geliyor falan…”

“Ferhan, meddah gösterisi gibi okuyorum Kazancı Yokuşu’nu” dedim… Ferhan her zamanki haliyle: “Kafana göre takıl yaa,” dedi. Ben de kafama göre takılıyorum. Bütün karakterleri canlandırmaya çalışıyorum, oynuyorum, benim için de çok heyecan verici oldu.

Çok romantik geliyor bana da iki kalas bir heves, Ermeni tiyatrocularının ağzından, çok güzel bir hikâye ve oyun. Tomas Fasulyeciyan çok güzel bir karakter, oynamak isterim. Şehir Tiyatrosu, Devlet Tiyatrosu güzel bir prodüksiyon yapar da çağırırlarsa gider oynarım. O çizgiye bir gün gelecek inşallah Türkiye’de ödenekli tiyatrolar. Dışarıdan işe yarayacak bir oyuncuyu getirip oyun yapma marifetini göstereceklerdir bir gün.

Muhsin Ertuğrullardan bugünlere gelirsek hem tiyatromuzu hem sinemamızı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Hem sinemamız hem tiyatromuz çok sıkışık vaziyette. Çünkü 14 aydır her şey, herkesin elinde patladı, bizim 4 tane oyunumuz vardı. Sadece benim değil, bütün tiyatrocuların, sinemacıların… Direnmeye, ayakta durmaya çalışıyorlar ama televizyoncuların bile rüzgârı kesildi. Çok ufak bütçelerle yaşayan ufak tiyatrolar, bir şeyler yapmaya çalışan genç arkadaşlarımız, birikimleri filan da olmadığı için çok çaresiz duruma düştüler. İngilizcede bir deyim vardır, “between two jobs” yani iki işin arasında…

Ben Amerika’da Aktörler Birliği üyesiyim, izinli çalışabiliyorum orada, Broadway’de bir oyunda oynarken, baktım bu gerçek Amerika’da da sözkonusu. Yani kapitalizmin beşiği, dünya tiyatrosunun da doruğu. Fransa’da, İngiltere’de, Avustralya’da, Yunanistan’da uzun zaman çalıştım. Hepsinde gördüğüm şeyi Amerika’da net bir şekilde gördüm ki hiç kimse tiyatrodan geçinemiyor.

Dustin Hoffman’ın yevmiyesi 250 dolar, Al Pacino’nun 50 dolar

Büyük starlar bile sinemadan televizyondan, şov yapmaktan filan kazandıkları paralardan biraz vazgeçip tiyatro yapıyorlar. Film başına 10 milyon dolar alan Dustin Hoffman, gidiyor Double of Broadway’de Satıcı’nın Ölümü’nü oynuyor, yevmiyesi 250 dolar.

Arkada Arthur Miller, Hoffman’a oyun veriyor. 1985 yılı.

Hadi canım, o kadar yani?

Evet öyle. Al Pacino bir oyun oynadı, 50 dolardı yevmiyesi, oynadığı tiyatro 25 kişilik. Ama orada çok kazanan star, kendini sınamak, kendini yırtmak, oyunculuğunu ateşin içinden geçirmek için genelde de zor projelerde, tiyatroda kendini bileyebilir. Onun dışında tiyatro yaparak geçinmeye çalışan insanların hepsi seslendirme yapıyor, televizyon dizisine gidiyor, sinemaya gidiyor, voice over yapıyor ve de başka işlerde çalışıyor.

Amerika’da aktörlere sorarsın, ne var ne yok, provada mısın diye “iki işin arasındayım” diyorlar. Bu, “garsonluk ya da bulaşıkçılık yapıyorum, barmenlik yapıyorum, ya da tezgâhtarlık yapıyorum” demek. Orada kimse durmuyor. Benimle birlikte oynayan arkadaşlardan birisi, çok iyi bir oyuncuydu, Tony Ödülü almıştı, Tony Ödülü, Amerikan Tiyatrosu’nun en büyük ödülü. 200 dolar yevmiye alıyordu, aldığı para yetmiyordu, bir mağazada parfüm bölümünde çalışıyordu.

Bir oğlan vardı geceleri oyundan çıkıp koşa koşa barmenlik yapıyordu. Bir kız vardı çok yetenekli, çok güzel bir kızdı, çok iyi tiyatro eğitimi almıştı, bir hayali vardı, para biriktiriyordu. Patenle gidip geliyordu provalara. Dedim ki niçin patenle geliyorsun, metroya binsene. Şöyle cevap vermişti: “Para biriktiriyorum, Konstantin Stanislavski’nin yarattığı oyunculuk metotlarının daha genişletilmiş incelenmiş bir halinde, aslına giderek keşfetmek istediğim için üç senedir Rusça dersi alıyorum. Biriktirdiğim parayla Moskova’ya gideceğim. Orada sanat tiyatrosunda workshoplara ve okula katılacağım oyunculuk konusundaki bilgimi, hünerimi geliştireceğim.”

Düşünebiliyor musunuz? Ve bu kız, hani bizde şöyle ölçülüyor ya “fıstık gibi kız koy bir diziye başrol oynasın” o kadar güzel bir kız. Ama bunu seçmişti. Hiçbir yerde tiyatrocular hayallerinden vazgeçmiyor. Hayal kurmaya devam ediyorlar bunları gerçekleştirebilmek için. Tiyatro tıkandığı zaman, iş bulamadığı zaman ki Amerika’da, Londra’da, Paris’te kolay iş bulamazsın. Bir ilan veriliyor bir rol için, 2.500 kişi geliyor, ama bir kişiyi seçecekler. Garip bir meslek seçiyoruz. Şunu bilmeli bu mesleği seçecek genç arkadaşlar. Acı ama söyliyeyim: “Ömür boyu iş arayacakları bir meslek seçiyorlar!” Ne olursan ol, ister paralı ol, ister star ol. Starlar da iş arıyor. Hepimiz iş arıyoruz, ben de iş arıyorum. Bunu bilmek lazım. Bunun farkında olup bu gerçekle yüzleşmek lazım. O özveri, o direnç sende var mı?

Başa döneyim; sinema ve tiyatroda oyun yazanlar, yapanlar, yönetmeye çalışanlar, dramaturglar, genç oyuncular, yeni başlayanlar, amatörler, amatörlükten profesyonelliğe kaymaya çalışan arkadaşlar, hepsi büyük bir duvarla, bir engelle karşı karşıya kaldılar: İlgisizlik, görmezden gelme, boş verme duvarı.

Bu neden kaynaklanıyor?

“Turistler herkes aşılanınca değil, kültürüne, sanatına, toprağının geçmişine sahip çıkarsan gelir”

Kültür Bakanlığı ve bakan, kendince bir şeyler yapmaya çalışıyor ama bunlar yetmiyor. Toptan seferberlik gerekiyor. Bunun için de galiba siyaset adamlarına, gösteri sanatlarının ne kadar önemli olduğunun yeniden anlatılması gerekiyor. Galiba farkında değiller… Anlatmak gerekiyor. Sen herkesi aşılayınca, turistlerin buraya geleceğini düşünüyorsan çok yanılıyorsun. Ama kültürüne, sanatına sahip çıkarsan, tiyatronu, baleni, sinemanı, operanı, üstünde bulunduğun toprağın geçmişiyle ilgili kültür birikimini, bugün nasıl değerlendirmen gerektiğinle ilgili, ciddi bir çaban varsa, Türk insanının gelecekle ilgili doğru dürüst hayaller kurabilmesine olanak sağlıyorsan turistler buraya gelir. Yoksa aşı olduk diye gelmez turist. Bir ülkenin gelecekle ilgili hayallerinin ne olduğunu, içinde bulunduğu bu cennet doğaya ne kattığını merak ederek gelir; oradaki insanın bu doğada var olma biçiminin, doğayla doğru dürüst geçinme yollarının neler olduğunu merak ettikleri için, görmek, anlamak, keşfetmek için gelir.

Tarihi kuleler, harabeler dünyanın her yerinde var. Üstelik onlar korunmuş vaziyette. Üstelik onlar değerlendiriliyor. Sen aşı yaparak buraya turist getiremezsin. Benim bildiğim Ege’de 50-60 tane tarihi tiyatro var. Hiçbirisinde yazın gösteri yapılamıyor. Bizim Bodrum’daki tiyatro çalgılı gazinoya dönmüş vaziyette. Adı üstünde “açık hava tiyatrosu”… Oraya tiyatro oyunlarının konulması için gayret sarf etsenize. Bir ışık, ses tesisatı kursanıza. Özel ve devlet tiyatrolarına rica etsenize. Bir tane bu toprakların, Anadolu’nun klasiğini, eski ustaların yazdıklarını, Homeros’un, Sofokles’in, Aristofanes’in bir iki oyununu sahneletsenize. Ya da bizim yazarlarımızın yazdığı eserlerden birisini, o tarih ve toprakla ilgili olanları sahnelesinler. İnsanlar gelsin seyretsin. Yunan adalarının hepsinde açık hava tiyatrosu var, hepsinde her gün gösteri var. Onun için Yunanistan Ege’de turizmin kralı.

Yunanistan’da antik tiyatroda modern oyunlar…

Siz İzzet Çapa ile çok güzel yayınlar yaptınız. Bunların birinde bir mutluluk tanımı yapmıştınız. Sizi bulmuşken “mutluluk” ne demek, tekrar sormak istiyorum.

“Mutlu olmak istiyorsan kendinle iyi geçineceksin, kendinden korkmayacaksın”

Kesintisiz mutluluk salaklar için sözkonusudur. Böyle diyorum. Mutluluk bir tren istasyonu değil, oraya varınca inilmiyor çoluk çocuk torun torba. Mutluluk ömür boyu sürecek olan bir yolculuğun adı. Kesintisiz mutluluk salaklar için sözkonusu. İnişi var, çıkışı var, iyi günü, kötü günü var. Acılar, yenilgiler, zaferler, düşmeler, kalkmaya çalışmalar var. Yani bunların hepsi mutluluğun parçası. Pembe panjurlu evde, güzel kediler, torun torba; öyle bir şey yok yani.

Mutlu olmak istiyorsan, önce kendinle iyi geçinmeyi öğreneceksin. Kendinden korkmayacaksın. Çeşitli şekillerde kendimizden korkuyoruz. Mesela bu sabah Fransızca bir kitap okuyordum. Orada yazar Nietzsche’yi anlatıyor, Nietzsche demiş ki “kendisinden çok söz etmek, kendini çok anlatmak, mutlaka onun arkasına saklanarak kendini gizleme çabasıdır.” Doğru söylemiş. Freud’a kalkıp gidelim. O da insanla ilgili olarak, mealen şöyle diyor, şimdi kimse alınmasın ama: “Bütün kendini beğenmişler, megalomanlar, höt zötler, kabızlar, hepsi aşağılık kompleksinden mustariptirler.” Freud abi söylemiş, ben değil…

Bu iki büyük düşünürün, iki anahtar cümlesinden yola çıkarsak, mutluluk yolculuğunda kendinle iyi geçinme yollarını keşfedebilmek için, bu iki anahtarı kullansan bile, epey zihin açıklığına kavuşursun diye düşünüyorum. Bir de fazla takmayın her şeye. Kendinizi eğlendirmeye çalışın. Biliyorum benim meslektaşlarım, tiyatrocular, sinemacılar için, genç arkadaşlarımız, yeni başlayanlar, mücadele verenler için zor günlerden geçiyoruz. Birçok genç tiyatro kapanıyor, Tweet’ler atıyorlar “tiyatrom kapandı” diye. Başka mekânlarda oynamaya devam edeceksiniz. Bu haberler tabii ki beni üzüyor. Ama bir yandan da şöyle düşünüyorum. Belki de o binanın kapanması arkadaşlar için yeni bir itici güç olacak. Çok farklı mekânlarda tiyatro yapmayı, var olmayı, farklı boyutlara taşımayı deneyeceklerdir işlerini… Öyle de oluyor. Denemeliyiz, bu şansı kendimize vermeliyiz. Tiyatro olmayan mekânlarda da tiyatro yapmanın çarelerini, yollarını ve yaratıcı duruşlarını keşfetmeliyiz. 

Üstat, son olarak size şunu sormak istiyorum.

Üstat deme bana kapatırım şimdi…

Tamam. Bu bir klasiktir ya hep sorulur. Son dönemde gençlerden beğendiğiniz oyuncular, tiyatrolar… Duymak isteriz sizden.

Yüzlerce sayabilirim. Şimdi şunu söylemek lazım. Oyuncu olmaya karar vermek bir iddiadır. Ben sinemada, tiyatroda, televizyonda bir yerlerde oynayacağım, marifet göstereceğim, insanlar da beni para vererek izleyecek, bilet alacaklar, beni seyretmeye gelecekler! Bu bir iddia. Bir hüner göstereceğim, marifetli bir insanım diye ortaya çıkılan bir meslek. Onun için heves edip, ulan biz de artist olalım ya diye düşünen insanlar, sakın ha sakın bulaşmasın bu mesleğe. Çünkü bu eğlence sektörüdür. Eğlence sektöründe başkalarının eğlencesi olursun. Dalga geçerler, ya bu ne yeteneksiz herif, ne dolaşıyor ortalıkta kasım kasım, kadına bak yahu sadece güzelliğinin yeteceğini düşünüyor, şuna bak, durup bakamıyor, konuşamıyor, cümle bile kuramıyor derler. Ama maalesef bazı televizyon dizilerinde o cümle bile kuramayan, duramayan, elini kolunu kaldıramayan, konuşamayan insanları oyuncu diye yutturmaya çalıştıklarını görüyoruz, acınır. Geçelim. Bir sürü acımız var, o da bir acı olarak kenarda dursun, büyük bir acı değil, miniklerden…

Ama bu işi yapacak olan insanların nerede, kimden eğitim aldıklarını çok iyi inceleyerek, hocalarının öğrettiklerini, yeni baştan öğrenmeleri gerektiğini akıllarından çıkarmadan ilerlemeleri gerekiyor. Şu okuldan mezunum, falanca hocadan geldim, filanca bilmem kim hocamızdı; palavra bunların hepsi! Kimse kimsenin hocası değildir, olmamalıdır. Hoca sana yol göstericidir, ışık tutucudur, yardım edicidir, zihnini açıcıdır. İşin ondan sonrası sana kalır.

Ben Türkiye’de olabilecek en iyi kadro tarafından yetiştirilmiş bir oyuncuyum. Benim hocalarım Melih Cevdet Anday, Sabahattin Kudret Aksal, Ahmet Kutsi Tecer, Yıldız Kenter, Samih Nafiz Tansu, Max Meinecke, Ercüment Behzat Lav, Rus bale hocaları, eskrim hocası Milli Takım Kaptanı Seyit Mısırlı… Konservatuarın, çok sağlam döneminde oradan geçerek mezun oldum. Bu insanların hepsi Türk sanatına, tiyatrosuna, edebiyatına, şiirine, her şeye imza atmış, kendilerini kanıtlamış muhteşem ustalardı. Ama biz okulda bize öğretilenlerin yetmediğini ancak yol gösterdiğini, ondan sonra hocalardan öğrendiklerimizle kendi üslubumuzu, oyunculuk stilimizi, sahne üstünde var oluş biçimimizi keşfetmek ve bulmak zorunda olduğumuzu öğrendik. Bu gerçekle karşı karşıya kaldık. Konservatuardan mezun olduk, diploma elde, sonra kendini yeni baştan eğitmek, tornadan geçirmek, kendi üslubunu, aktörlük çizgini yaratabilmek için de konservatuar kadar bir beş yıl daha uğraşıyorsun. Bunları düşünerek meydana çıkmak lazım.

“Bodrum’da oyunculuk bölümü var, hocalar sahneye hiç çıkmamış”

Maalesef Türkiye’de, sorumsuz bir biçimde Anadolu’nun birçok ilinde üniversitelerde oyunculuk bölümleri açıldı. Bu bölümlerde çocukları yetiştirecek bilgiye, deneye sahip, dünyada olup biten değişimin farkında olan hoca sayısı çok az. Mesela benim bulunduğum yerde, Bodrum’da oyunculuk bölümü var, oyunculuk yapmış hoca yok! Sahneye çıkmamışlar. Diyeceksin ki oyunculuk, starlık, ustalık başka şeydir, hocalık, öğretmek başka şeydir. Bunun ayırdındayım. Çünkü ben kendimi bir şeyler öğretecek durumda hissettiğim zaman, kalktım İngiltere’ye, oradan Amerika’ya gittim, öğretme, hoca olma eğitimi aldım geldim. Çünkü o ayrı bir formasyon, öğretmenlik öğretici olmak…

Genç oyunculardan aldığım şikâyetlerden biliyorum. Bizdeki okulların çoğunda var bu… Yeni mezunların yaptıkları işlere baktığımda, tiyatromuza oyuncu almak için duyuru yaptığımızda gelen kardeşlerimizle konuştuğumuzda bu çocuklara nankörlük edildiğini, eğitim alma haklarının gasp edildiğini, bulundukları “okulda” tutsak edildiklerini hissediyorum. Birçok üniversitede var bu, birçok bölümde, değinmeyeceğim.

Beş yıl bir yere gidiyorsun, karşında sana oyunculukla ilgili ne teorik ne pratik bilgi verecek hocalar yok ve sonra da eline bir kâğıt parçası verip “mezundur” diye gönderiyorlar. Bunun, yapılan haksızlığın bir boyutu olduğunu düşünüyorum. Onun için bence geriye giderek çocukların nerelerde, kimler tarafından eğitildiğine bakmamız lazım. Ama çocukların da kendilerini kimin, ne şekilde eğittiğine bakması lazım. Tabii ki çok usta, pırıl pırıl, faydalı, muhteşem hocalar var bazı okullarda ama birçok yerde durumun lezzetsiz olduğunu görüyorum. Böyle diyeyim de beni linç etmesinler yine.

Abi çok teşekkür ediyoruz. Çok keyifli bir sohbetti

Röportaj metnini bana gönderirseniz sevinirim, çünkü bir kitap çıkaracağım bu konuşmalardan. Önemli. Bir kitap çıkardık zaten, Yıldız Kenter, iyi ki; Refik Erduran, iyi ki; Allah rahmet eylesin ikisine de; sonra Kenan Işık, ya sağ, ya gidiyor, arafta, Kenancım, bir tanem ve ben… Dördümüz Kültür Üniversitesi’nin desteğiyle üç gün süren bir ortak masa konuşması yaptık, tiyatro ve tiyatro sorunları üstüne. Kayıt altına alındı ve Kültür Üniversitesi bu konuşmayı kitap olarak yayınladı. Çok işe yarayacak bir belge. Hele Yıldız Kenter’in, Refik Erduran’ın ölmeden önce söyledikleri… Çok önemli şeyler söylediler. Ben de aklımın yettiğince konuştum. Ama böyle konuşmaların uçup gitmemesi, kayda alınması gerektiğini düşünüyorum. Bunu da bana gönderirseniz memnun olurum. Bunun da kitaplarıma girmesini isterim, güzel güzel konuştuk çünkü.

Fotoğraf: Tekin Deniz Arşivi

“Türkiye’nin kültür politikası: Kültür ortamını çöle çevirmek!”

Türkiye’de kitapçılık ve yazarlığın da durumu ortada, malum. Türkiye’nin bir kültür politikası yok diyorlar ya hani… Hani sanki kültür politikası da bardağa dökülüp içilecek bir şeymiş gibi konuşuyorlar. Öyle o kadar kolay gibi.

Türkiye’nin kültür politikası nedir sizce… Yok diyorlar. Bence öyle değil… Türkiye’nin kültür politikası var. Bu ilgisizlik, bu bilgisizlik, bu ciddiye alınmayış… Bir devlette kültür bakanlığında süreklilik olmayışı, bürokratların, müdürlerin, genel müdürlerin, bakanların ve yardımcılarının yerlerinin değişmesi yüzünden her şeyin raydan çıkması… Maalesef çok acı, şimşekleri üstüme çekeceğim ama söyleyeceğim, laf ağızdan çıkacak. Türkiye’nin bir kültür politikası var: Kültür ortamını, çöle çevirmek!

Maalesef. Çölde bir vaha yaratmaya çalışıyoruz.

Tabii, vaha yaratmaya herkes kendi işinde devam ediyor. Romancılar yazıyor, çok parasızlar, oturuyorsun iki sene kitap yazıyorsun, formanı sayıyorlar, şu kadardan şu kadar veririz diye, sonra al sana iki bin beş yüz lira. Yahu ben bunu yazmak için üç yıl masa başında oturdum.  Harcadığım kâğıt, defter, bilgisayar, internet parası iki bin beş yüz liradan fazla. Eh o zaman al üç bin lira diyorlar.

Romancılar kötü durumda, ressamlar kötü durumda; şairler, adları bile geçmiyor. Şairlik ciddi bir meslektir. O insanın kelimeler evreninde kanatsız dolaşmasına, uçmasına izin veren bir meslektir şairlik. Nerede! Ne uçması, yerin altına tıkıyorlar hepsini. Şairler kötü durumda, oyuncular kötü durumda, sinemacılar, senaryocular kötü durumda. Hangi birini sayayım ve biz halen zannediyoruz ki aşı yaparsak turist gelir! Hayır! Şair sayısı ne kadar artarsa, romancı sayısı artarsa, edebiyatımız ne kadar yabancı dillere çevrilir, yabancı dillerde o kitaplar çok okunursa, ülkemizi dürüst, ruhumuuz ortaya koyacak biçimde anlatma cesaretini gösterirsek, tarihi saptırmalardan vazgeçersek, o zaman daha fazla turist gelecek.

Herkes resmi tarihin bir çarpıtma olduğunu biliyor zaten. Dünyanın her yerinde biliyorlar. Aynı savaş Yunanistan’da okul kitaplarında başka anlatılıyor, bizde başka, İtalya’da başka. Aynı Amerikan İç savaşı orada başka, Fransa’da başka anlatılıyor; Almanya’da, Türkiye’de başka… Herkes kendine göre tarihi yeni baştan yazar, tarihin gerçeği bu. Resmi tarih o yüzden toptan bir palavra haline geliyor. Resmi tarihin gerisine geçip, ciddi bilim adamlarının, ciddi tarihçilerin bu ülkeyi nasıl okuduklarını ve yabancıların da nasıl okuması gerektiğini anlatabilirsek, o zaman turistler daha çok gelecek ülkemize.

Bodrum’da Halikarnas Balıkçısı’nın evini köfteci yapan zihniyeti bir şekilde aşabilirsek, İzmir’e bir Homeros heykeli dikebileceğimiz bir ortam yaratabilirsek, belki o zaman diyelim.

Öyle ne diyelim. Çok da şikâyet ettik… Eh bu konuşma burada bitsin o zaman, başka yeni sorular hazırla da bir daha tekrarlayalım.

O kesin. Yapacağız…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir