Doğu Akdeniz’de doğalgaz arama çalışmalarını sonlandıran Barbaros Hayreddin Paşa Gemisi, Karadeniz’e yönelerek, orada sismik araştırmalar yapmaya devam edecek. Peki Doğu Akdeniz’de askeri ve sismik araştırma gemilerimiz faaliyetlerine tamamen son mu verdi? Son 2 yıldır gerek askeri harekatlarla gerekse sismik ve sondaj çalışmalarıyla dünyanın gözünün kulağının burada olduğu ve yüksek tempolu, hareketli günler geçiren Doğu Akdeniz’de son durum nedir?

Türk savaş gemilerinin Akdeniz’de ki Türk karasularına girmesine izin vermediği Fransa, 4 Nisan’da tansiyonun tekrar yükselmesine neden olmuştu. Bir Türk gemisi Fransızlar askerler tarafından basılmış, “İrini” adlı operasyonla sözde arama yapmaya çalışmıştı.

Öte yandan Yunanistan, Libya’nın Türkiye ile yaptığı deniz yetki alanlarıyla ilgili anlaşmanın iptalini istemiş bu anlaşmayı kendileriyle yapılmasını talep etmişti. Peki Doğu Akdeniz’de Türkiye geri mi çekildi? Askeri ve sondaj gemileri faaliyetlerini askıya mı aldı? AB ülkelerinin ve ABD’nin “Doğu Akdeniz’den çekilin” tehdidi önem taşıyor mu? Mavi Vatan fikir babası emekli Amiral Cem Gürdeniz Türkiye’nin geri çekilmediğini sadece bir dinlenme periyoduna girdiğini söyledi. Cem Gürdeniz’le ayrıca Karadeniz, Kıbrıs görüşmelerinin Mavi Vatan’a etkisi, Yunanistan ile 7/24 Kırmızı Hat’tı konuştuk.

Türkiye geri mi çekildi?

Doğu Akdeniz’de covid döneminin bir yılına yakın bir döneminde Türkiye, hem donanmasını hem de sismik filolarını çok yüksek bir tempodan, üstüste gergin bir 2 yılın ardından, göreceli bir çekilme veya dinlenme periyoduna girdi diyebiliriz.

Geri çekilmek iddialı bir kelime. Buna şöyle diyelim. Bir araba ileriye gidiyor. Kimi zaman 200’le, bazen 150 ile bazen de 30’la gidiyor. Ama ileriye gidiyor. Burada önemli olan geri gitmemek. Türkiye’nin sürati düştü. Niye düştü? Pek çok nedenle. Uluslararası konjonktür, ABD’deki seçimler, AB’nin yaptırım baskıları, diğer komşularla ilişkiler, dış politikamız, içerdeki ekonomik durum gibi aklınıza gelebilecek pek çok faktörü buraya koyabiliriz. Burada önemli olan şu: Ne zaman geri adım atarız biliyormusunuz. O ilan ettiğiniz kıta sahanlığı sınırları içersine yabancı bir sismik gemi gelir, yabancı bir sondaj gemisi gelir, fiilen sismik ve sondaj yaparsa ve siz buna ses çıkarmaz iseniz, o biraz önce dediğim araba durmuştur. Bu yanlış.

“Test edildik”

Türkiye 2019’da perdeyi çok çok yükseltti, yapacağı, son sözü söyleyeceği pek çok şeyi yaptı, 28. boylamın batısına geçmek hariç onu söyleyeyim. Oraya da geçseydi eli çok daha güçlü olurdu. Birkaç tane jest de yaptı. 2020’nin Temmuz’unda “Oruç Reis” için Almanya’ya yapılan jest gibi.

Onlar da bunun karşılığını 22 Kasım 2020’de verdi. Bizim bir ticaret gemimize iznimiz olmadan Avrupa Birliği’nin Deniz Harekatı tarafından Alman komandoları çıkardı. Dolayısıyla böyle bir satranç oyunu oynandı. Yaşanan son hamlede neyi gördük? Bundan 3 hafta evvel Fransızların “Atalanta” isimli araştırma gemisi Girit’in güneydoğusunda, bizim kıta sahanlığımızın içine giren bir alanda sismik yaparken, Türk savaş gemileri ne yaptı, “çık git buradan” dedi ve gemi çıktı. Bu önemliydi. Burada tabii Türkiye test edildi. Hatta Fransa şunu denedi. “Bakalım Türkiye ilan ettiği bu sınırını koruyacak mı?” Bravo, korudu Türkiye, “çık” dedi. Bu yapılmasaydı bence büyük bir endişe duymamız gerekirdi ama bu yapıldı.

Şimdi sismik yapılıyor mu, sondaj yapılıyor mu, bu tartışmalar tabii ki yapılabilir o saha sizin. Ama dediğim gibi bu sahada Türkiye zaten devlet uygulamasıyla “benim” dedi. Şimdi ikinci test ne olacak onu da söyleyeyim. Güney Kıbrıs’ın 2007’de ilan ettiği 13 tane lisans sahası vardı. Bu lisans sahaları için sürekli ihaleye çıkıyor. Ama uzun bir süredir tekrar ihaleye çıkmadı. Tekrar çıkacak mı? Çıkarsa hangi firmalar alacak? Ve fiilen 1, 4, 5, 6, 7 no’lu sahaları bizim sahile çakışan sahalardır. Bugüne kadar o sahalarda Türkiye hiçbir gemiye izin vermedi. Hatta İtalyan gemisini sahadan uzaklaştırdı. Bir de ona bakmak lazım. Güney Kıbrıs Rum Yönetimi fiilen tekrardan delme ve sismiklere başlayacak mı bize meydan okur bir şekilde?

Cenevre’deki Kıbrıs görüşmelerini nasıl yorumluyorsunuz?

Cenevre’de Kuzey Kıbrıs görüşmeleri, onların tabiriyle Kıbrıs çözüm süreci, bence Doğu Akdeniz jeopolitiğinin lehine sonuçlandı. Burada federasyon kelimesinin artık kulanılmaması gerektiği, bağımsız egemen eşit iki devletin varlığı, bu model üzerine gidilmesi gerekti. Bu Doğu Akdeniz ve Mavi Vatan açısından çok önemli. Çünkü ancak bağımsız bir KKTC varlığıyla biz Doğu Akdeniz’de bu ilan ettiğimiz kıta sahanlığı haklarımızı koruyabiliriz. Bu şekilde Türkiye heralde dış politikayı yönetenler, böyle bir denge içersinde satranç oynamaya devam edeceklerdir. Ama çok net bir şekilde “Türkiye Doğu Akdeniz’de geri adım attı, Mavi Vatan doktrini bitti” şeklinde ifadeler çok zorlama olur. Mavi Vatan zaten öyle 1-2 yılda bitecek bir şey değil. Mavi Vatan Ege’de ve Doğu Akdeniz’deki kıta sahanlığı sınırlarına eriştiği anda, kayıtsız şartsız hiçbir devletten, uluslararası örgütten meydan okuma görmeden faaliyetlerini yürüttüğü anda, Mavi Vatan sınırları kesinleşmiş olur. Bunun alacağı zaman da öyle 5 yıllar, 10 yıllar değil. Çok uzun bir süre. Bu bir maraton ve bu maratonda Türkiye’nin gücünün, istikrarının, ekonomik gücünün, sosyal dayanışmasının, birliğinin bir fonksiyonu olacak.

Kıbrıs görüşmelerinde masaya konan planların KKTC’nin bağımsızlığını tehlikeye sokabileceği ve dolayısıyla Mavi Vatan’ı da etkileyebileceği iddiaları var. Siz ne dersiniz?

Mavi Vatan’ı yok etmeye öyle kimsenin gücü yetmez! Türkiye 1918’lerin Türkiyesi değil. Hangi iktidar olursa olsun, gelecek nesillerin refahını, güvenliğini denizlerde ilgilendiren bir alanı yok edemez. Hele hele yeni konjontürde, çok kutuplu bir dünya düzeni kuruldu, Rusya, Çin özellikle iki ülkenin Asya’da yükseldiği bir dönemde, Türkiye’nin böylesine kilit bir coğrafyada bulunduğu ve bu kilit coğrafyada güç unsurlarını geliştirdiği bir ortamda bunu olası görmüyorum. Burada son sözü söyleyecek ülkenin Türkiye olduğunu görüyorum, ne AB ne ABD!

“Kıbrıs’ta hedef tam bağımsız bir Türk Devlet’i olmalı”

O bakımdan gelecek açısından KKTC’de psikolojik eşiğin geçilmesi nedeniyle, nedir bu eşik, artık en üst seviyedeki bürokratlar bile federasyonu tartışmıyor. Bu sunulan 6 maddelik model konfederasyona götürür, götürmez, artık bu konudaki kurumsal farkındalık yüksek olduğu için o tuzağa da düşeceklerini pek sanmıyorum. Türkiye de burada tuzağa düşülmesine izin vermez. Burada hedef Kıbrıs bağlamında bağımsız bir devlet değil, tam bağımsız bir Türk Devleti. Burada hedef kitle artık iki unsur olmalı. Biri KKTC’yi tanıtım gayretleri, birisi de AB’ciler – Türkiye’ciler diye resmen karpuz gibi ikiye bölünmüş Kuzey Kıbrıs Türk halkının, bu ikilemini ortadan kaldırmak. Kuzey Kıbrıs’ın geleceğini, Türkiye ile yakın ilişkiler, Türk dünyasıyla yakın ilişkiler ve tanınmadan geçtiğini anlatmak. Yaşayan nesillerin bedava bir Avrupa Birliği pasaportu veya bir gecede avro zengini olacağı gibi efsanelerden uyandırılmaları gerekir. Sorun budur.

Kıbrıs çok kritik ve çok kıymetli bir ada. Türkiye coğrafyasının ayrılmaz bir parçası. Şartlar ne olursa olsun, kim gelirse gelsin, Türkiye’nin 21’inci yüzyıl jeopolitiğinde, Mavi Vatan jeopolitik denkleminde “Türk boğazları, KKTC, deniz yetki alanlarımız”, bu üçlüyü gözönünde tutarak, Türkiye yoluna bence devam etmeli diyorum.

Doğu Akdeniz’de sadece petrol ve doğalgaz savaşı mı veriliyor?

Doğu Akdeniz Türkiye’nin deniz jeopolitiğinin şu an bir numaralı ağırlık merkezi. Bunun nedeni tabii ki Türkiye değil, esasında 2004’den itibaren Güney Kıbrıs Rum yönetiminin tek taraflı ilan ettiği bir münhası ekonomik bölge sahası var. Bu sahayı ilan ederken, tam da 2004 referandum zamanında ilan edildi biliyorsunuz ki sıkıntının temel nedeni Akdeniz’de bir statüko vardı, bu statükoyu bir küçük devlet bozdu. Bu bozulma Türkiye’yi haklı olarak kendini savunma, jeopolitik bir durumsal farkındalığı yükseltme dönemine soktu.

2006’da ise Akdeniz Kalkan Harekatı başladığında, ki çok önceden 2002 mart ayında bizim kıta sahanlığımıza giren Güney Kıbrıs adına görev yapan bir Norveç gemisi çıkartılmıştı, bu ilk devlet uygulamasıydı yani Türkiye sistemli olarak dışişleri bakanlığının notaları, deklerasyonları, deniz kuvvetlerinin uygulayacağı sürekli kimliği olan bir harekatla bu faaliyetler net olarak aslında 2006 da başladı Akdeniz Kalkan Harekatıyla. Dolayısıyla, o tarihten itibaren kademeli bir şekilde yükselen bir etkinlik grafiği var Türkiye’nin. Bu grafik 2019 yılında “Mavi Vatan” ismi verilen tatbikatla tepe yaptı. Bu çok önemli bir tatbikattı. İlk defa 3 deniz alanında, deniz kuvetlerinin “pervanesi dönen tüm gemileriyle” yapılan bir tatbikattı. Bu tatbikata “Mavi Vatan” adının verilmesi çok önemliydi. Burada hem AB hem ABD şunu gördü: Evet Türkiye’yi biz 2008’den itibaren Ergenekon Balyoz, Casusluk gibi kumpas davalarla, deniz kuvvetlerini merkeze koymak üzere, esasında büyük bir yumuşak saldırı yaptık. Deniz Kuvvetlerinin komuta kademesini yerle bir ettik.

Biliyorsunuz bir deniz gücünün bir komuta yapısı vardır, bir de kuvvet yapısı vardır. Çok eski dönemlerde olsaydı ani bir saldırı yapıp donanmanızı yakarlardı, Çeşme’de, Sinop’ta yaptıkları gibi. Bu kez öyle yapmadılar ne yaptılar devletin içine yuvalanmış fetullahçı grubu devletin imkânlarını kullanarak, deniz kuvvetlerinin komuta yapısını felç etmek üzere kullandılar. Buna çok güvendiler dediler ki biz artık böylece Türkiye’ye istediğimiz her şeyi yaptırabiliriz o dönemde de. Hatırlayalım 17 – 25 Aralık dönemine kadar da ordumuza donanmamıza kumpas yapıldı. Hakkaten de AB ve ABD’nin istekleri yerine getiriliyordu işte açılım süreçleri, Annan Planı’na evet denmesi gibi. Fakat daha sonra iktidar şunu gördü; bu adamlar devleti istiyor, Türkiye Cumhuriyeti’nin geleceğini. Haklı bir manevrayla tabii bu sefer karşı bir atağa geçildi. Deniz kuvvetlerinin “gambot diplomasisi” rolünde özellikle Doğu Akdeniz ve Ege’deki çıkarlarımızı koruma eğrisinde bu dönemden sonra bir artış görüyoruz.

Türkiye “ben burda varım” diyor.

Şimdi ise covid süreci başladığında donanmanın çok aktif bir şekilde Doğu Akdeniz’de varlık gösterdiğini, özellikle 2019 aralıkta, Libya ile yapılan sınırlandırma anlaşmasından sonra, özellikle bölgedeki sismik ve delme faaliyetlerinin çok kapsamlı bir şekilde arttığını, bir nevi Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin sahiplenme ve “ben burada varım” faaliyetlerini görüyoruz. Mavi Vatan tatbikatı, sonra Fatih gemisi sondaj yaptı ve bayrağı dikmiş oldu. 2019 aralığından itibaren BM’ye deklare ettiğimiz bir saha var, o sahanın içinde sadece 28 derece boylamının batısına geçen alan hariç tutulmak üzere, orada dışişleri bakanlığı henüz bir TPAO’ya ruhsat vermedi, o da Yunanistan’la sürtüşmeli bir alan olarak heralde düşünülüyor. Halbuki bizim deklare ettiğimiz alan her şekliyle Türk kıta sahanlığıdır. Bunu tartışmamak lazım. Ama anladığım kadarıyla dışişleri bunu bir koz olarak elinde tutmak istiyor. Neticede Türkiye bu ilan ettiği tartışmasız sahanın pek çok yerinde sismik ve sondaj yaparak yine ağırlığını ortaya koydu.

KKTC ile onların kıta sahanlığını da kullanma üzerine bir anlaşmamız var değil mi?

O da şöyle, Türkiye ile KKTC’nin sınırlandırma anlaşmasıyla yaptığı bir alan var, orada zaten sorun yok, bir de Güney Kıbrıs’ın tek taraflı ilan ettiği sahalar var KKTC’nin haklarını hiçe sayarak. Türkiye onu da düşünerek, “burada sadece sizin hakkınız yok onların da hakkı var” diyerek, onların verdiği lisans sahalarında adanın güneyi de dahil olmak üzere sismik yaptı. Aynı zamanda tartışmasız Kuzey Kıbrıs’a ait alanlarda da sondaj yaptı.

Tabii karşımızdaki iki tane vekil devlet, AB ve ABD tarafından yani başlangıcından itibaren, Rusya’yı hariç tutalım çünki kurucu devletlerden biri de Rusyadır o dönemde, tamamen Nato’nun ve AB’nin bir numaralı vekil devletleri olarak Türkiye’yi caydıracak, Türkiye’ye engel çıkaracak vekiller olarak tam anlamıyla kullanıldı. Yani baktığımız zaman Güney Kıbrıs, şu an 1959-60 sistemleri yürürlükte olması lazım değil mi anayasasıyla, kurucu anlaşmalarla, garantörlük anlaşmalarıyla bunların hepsi şu an ilga edilmiş durumda. Kâğıt üzerinde duruyor olabilir ama fiili olarak bunlar uygulanmıyor. Dolayısıyla bu ülkeler, Türkiye karşıtı bölgesel ittifakların kurulması yani Türkiye’nin sadece Doğu Akdeniz’de değil çok geniş bir alanda Türk dünyası, Afrika, Ortadoğu’da, Balkanlar’da, Kafkasya’da etkin olmasını engellemek için bir atlama tahtası olarak kullanıyor.

Baktığınız zaman “Doğu Akdeniz’de bunlar karbonlar için mücadele ediyor” gibi görünse de esas neden bu değil. Bu icebergin sadece görünen ucu. Türkiye de tabi esasında egemenliğine büyük bir saldırı olduğu için, niye buna egemenlik diyoruz çünkü kıta sahanlığının dibindeki, yeryüzünün suyun altında kalan dip kısmındaki bütün kaynaklar kıta sahanlığı kavramında size aittir, size ait olan bir şeyi başka bir ülke geliyor burası benim diyerek almaya çalışıyor. Kavganın görünen nedeni bu. Ama jeopolitik perspektifte bakarsanız büyüyen bir Türkiye, nüfusu 90 milyona giden, G-20 üyesi bir ülke, savunma sanayinde ilerlemiş bir Türkiye’yi şu anda durdurabilecek en önemli kriz alanı da burası. Türkiye Karadeniz’deki kriz alanının tuzağına da düşmüyor, Ukrayna mevzusunda olduğu gibi. Türkiye’yi bir Yunanistan, bir Güney Kıbrıs Rum yönetimi gibi Nato içinde kullanıyor olsalardı şu an Ukrayna’da savaşı başlatmışlardı. Bunu samimiyetle söyleyebilirim. Türkiye’nin bugüne kadar ki kuzey komşusuyla dengeli ilişkileri nedeniyle çok doğru adımları atıyor, arada sırada Rusya’yı kızdıran hamleleri olsa da yapmıyor. ABD’nin iki gemisini geçtiğimiz haftalarda çıkarmama kararı önemlidir.

“İngiltere Karadeniz’de kışkırtacak”

Şimdi İngiltere mayıs ayında çıkaracağım gemileri dedi o da büyük bir kışkırtmanın parçası olacak. Bunlar taktik sonuçlar yaratır. Yani Rusya’yı caydıracak sonuçlar değil. Çünkü her zaman söylüyorum bütün dünya denizlerinin yüzde yarımından küçük, binde bilmem kaçı kadar küçük deniz alanına, şişe dibi gibi yarı kapalı bir denize savaş geminizi Rusya’nın hakim olduğu bir coğrafyaya götürmek, esasında eğer savaşı göze alıyorlarsa intihara tam anlamıyla eşdeğer. O bakımdan onlar da zaten bunun hesabını yapıyorlardır. Rusya’da yapıyordur.

Tüm bunların yanında bir de Yunanistan’la bir toplantı ve 7/24 kırmızı hat meselesi var?

Yunanistan’la 1935 ile 1955 arasında neredeyse 20 yıl çok çok güzel ilişkilerimiz oldu. Dünya savaşında neredeyse Yunanistan’ın çocuklarını kurtaran devlet bizdik, açlıktan ölüyorlardı. Bugün 70 yaş menzilinde olanların çoğunun yaşama nedeni Türkiye’nin gönderdiği gıdalardır. Yunanistan vefasız bir devlet. Kendileri de itiraf ediyor. AB’nin, ABD’nin bir vekili olduk dedi. Hep ileri sürülmüşler. O destek sayesinde, Osmanlı’nın güçsüzlüğü sayesinde de mevcut kuruluşlarının 5 – 6 katına çıkarabilmiş bir devlet. Halen o mantıkla hareket ediyorlar. Yunanistan’la güven ve güvenlik artırıcı önlemler kâğıt üzerinde kalmaya mahkumdur. 7/24 kırmızı hat ben yüzbaşıyken de vardı, albay iken de vardı, her zaman vardı. Her kuvvetin harekat başkanı istediği anda karşı tarafla görüşür, hava kuvvetleri arasında zaten Nato usülleri gereği var. Zaten Atina ve İstanbul mutabakatları gereği, karşılıklı olayların önlenmesine yönelik pek çok şey var. Burada önemli olan bu unsurların varlığı değil. Bir otomobil düşünün yine, aklınıza gelen bütün aksesuarları var ama motoru yok. Türk Yunan ilişkileri böyle. Burada sorunlu Türkler değil. Sorunlu olan Yunanlılar. Dediğim gibi şımartılmış, milli yeteneklerinin çok çok üstünde psiko-sosyal gücü olan, yurtdışında örgütlenmesi çok güçlü olan “Hıristiyan dini, Yunan felsefesi ve Roma hukuku” üçlemesiyle kendini bulan batılı olma, sac ayaklarından birinin sahibi olma, hemen hemen gelişmiş tüm batı devletlerinde, ülkelerindeki şehirlerin aynı isimlerin verildiği şehirlerin, Sokratesler, Platonlar gibi Yunan antik dönemine ait her tür kavramın taçlandırıldığı bir kültürün sözde şimdiki temsilcileri. Bunu sonuna kadar kullanıyorlar ve başarılı da oluyorlar. Türkiye bunu dengelemek zorunda. Bunu da ancak ulusal güç unsurlarını yükselterek, kendini daha iyi anlatarak medeni dünyanın ayrılmaz bir parçası olduğunu ispat ederek yoluna devam etmeli diye düşünüyorum.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir