Umut etmenin, dilemenin, istemeye doymamanın kırmızı çocukluğu Hıdrellez… Kızlar saçın örsün, çiçekler takınsın bugün rengârenk. Karantina falan, boş verin efendim. Hiç değilse balkon kapısını açık bırakın da gece Hızır içeri girsin; o kadarından ne olur… Yok dinmiş, yok şu inanmazmış, yok bunlar batıl inançmış falan… Boş verin. İnsanı hayata bağlayan her şey insan için. Hızır ile İlyas bugün!

Hızır dedik. El Hazir’den uzayıp gitmiş, yeşil demek Arapça. İlyas ise İbrani dilinde benim tanrım Yehova anlamına gelir. Sonra peki? Sonra da 5 Mayıs, 6 Mayıs’a bağlanıyor. Bu gece denizler ermişi İlyas, karalar ermişi Hızır ile buluşacak. Dünya kurulduğu vakitten bu yana, ikisi her yıl, yılın bu gecesinde buluşmakta. Binboğalar Efsanesi’nde ne güzel anlatır Yaşar Kemal: “Eğer bir gün buluşmayacak olsalar denizler deniz, topraklar toprak olmaktan çıkar. Denizler dalgalanmaz, ışıklanmaz, balıklanmaz, renklenmez, kururlar. Topraklar çiçeklenmez, kuşlar, arılar uçmaz, ekinler yeşermez, sular akmaz, yağmurlar yağmaz, kadınlar, kısraklar, kurtlar, kuşlar, börtü böcek, tekmil yaratık doğurmaz.”

Bektaşilik inancına ait birtakım öğeler Hıristiyan toplumlarca da sıklıkla benimsenmiştir. St. Georges kültünü ele alalım. Aslında Hıdrellez’i karşılar. Mayısın 6’sı, Rumi takvime bakarsan Nisan’ın da 23’üne denk düşer; 23 Nisan’da Büyükada’da dilek dilemeye çıkılan kilisenin adı da boş yere Aya Yorgi (Georges) kilisesi değildir herhalde!

Halkın arasında peygamber bellenmiş Hızır, İslam’a göre ebedî yaşamın sırrına ermiş bir ölümsüzdür. İnanışa göre, 6 Mayıs günü yeni açan çiçeklerle örülmüş cübbesini giyer, bülbül sesleri eşliğinde gezer yeryüzünü; ne güzel! Bastığı yerde güller açar. Cennete ateşten bir at üstünde yükselen İlyas ise yağmura hükmeder. Bu iki erenin adları, Eski Ahit’te ve Kur’an-ı Kerim’de de geçer. Kardeş oldukları da bir rivayettir. Hızır’ın ayırt edici özelliği parmağının kemiksiz olması, unutulmasın.

Ben fakir de Şöyle yazmışım bir aralar Hikâyeden Çocuk’ta, o zamanlar pazar gününe denk gelmiş demek Hıdrellez, hangi yılsa artık, güneşliymiş de epey, çok sevdiğim bir türkü gelmiş aklıma, bir Trakya türküsü; nedendir bilmem bana Hıdrellez’i en çok Dionyssos’un memleketi Trakya’ya yakışırırım, kadınlar kızlar, bir şenlik, bir renkler, nehir kenarlarında piknikler, öyle bir türkü: “Sabah sabah seyredelim yalıyı / Aşkım çoktur ver içelim doluyu / Çok ararsın benim gibi deliyi / Mihrabımdır çatma da kaşlarının arası / Meskenimdir gül memeler arası…”

Türkü deyince Meddah Hasan Efendi gelsin, İkdam ya da Sabah gazetelerinin birinde (bugünkü Sabah değil canım) bir köşeden el eder, plak yayınlanmıştır nihayet; hikâyelerini bu kez müzikle birleştirmiş Hasan Efendi ve “Hıdrellez Alemi” adıyla bırakmıştır evlerin, hayatın gündelik sesleri arasına… Çünkü insan hikâyeleridir biraz da Hıdrellez. Güneşli bir mayıs sabahında istekler, dilekler, coşkular; renkli kurdeleler, kâğıtlar, denizlere bırakılan mektuplar… Reşat Nuri, Akşam Güneşi’nde bir yerde, “gönlünde bir mayıs güneşi ile uyanmak” diye bir laf eder. Tam da öyle. Sıcağı düşün, onca karakıştan sonra kemiklerini ısıtan bir güneşle, rahat, huzurlu bir uykudan uyanmışsın. Mart dokuz fırtınası savuşturulmuş, mesire yerleri tek tük doluyor. Eski İstanbul’dasın düşün! Nisan girdi mi azıcık canlanmış havalar, mayıs da gelip çatmış, tamam. Hele yukarıda andığım gibi pazara değil de cumaya gelirse daha da tamam!

Bir zamanların İstanbul’unda. Kaynaklar ilkyaz ve seyran bayramı diye tanımlamış… Seyran için bir hafta önceden başlarmış heyecan. Kış geçilmiş kolay mı, o kapkara kış. Akrabalara davetiyeler gönderilirmiş. Yaprak sarması, irmik helvası, kuzulu pirinç pilavı hazır edilirmiş bir çırpıda. Kâğıthane, Çırpıcı, Veliefendi çayırları yolları taştan tabii. Orada ilk karşılaşacak, orada göz süzülecek, işmar verilecek oralarda, bahar aşktır. Daha ne olsun. Karşı tarafı da es geçmeyelim efendim. Karşı taraf peklala: Kadıköy, Haydarpaşa, Fikir Tepesi, Fenerbahçe! Boğaziçi dersen şıngır mıngır, Büyükdere, Beykoz, Göksu çayırları. Üsküdar’a giderken bir yağmur yağsa da aldırma; Çamlıca tepeleri, Koruluk, Duvardibi… Eyüb Sultan’da ise Türbe Bahçesi… Taksim dersen bir zamanmış, şimdi pek arama; Gümüşsuyu ile Beşiktaş’taki Fulya Tarlası gibi mesire yerleri de var unutma. İşte buralarda sabahlara dek sürermiş Hıdrellez eğlencesi.

Kutlamalarda daha çok gül ağacı, yeşil bitkiler, ağaçlar ve su desenleri kullanılırmış. Bunlar Hızır ve İlyas’ın su ve yeşille ilişkisini gösterir. Eski İstanbul’da Hıdrellez dilekleri de genelde daha çok sağlık, bereket ve kısmet üzerine.

Sağlık için o sabah bir gül dalına yemeni, gömlek, mendil asılıyor ve ertesi gün bunlar giyiliyor. Hastalar hıdrellez sabahı kırlardan topladıkları yedi türlü otu (kır bulursan artık İstanbul’da) kendi giysilerinden bir bez parçasına koyup “bu otlar nasıl kurursa, hastalığım da öyle kurusun” deyip ocak içine, bacaya atıyorlar. Şifa dileyenler saçlarından, sakallarından kestikleri parçaları, gömleklerinden kestikleri kumaşa sarıp yine gül dalına asıyor ve o sabah gün doğmadan bağları çözüp gül dibine gömüyorlar. Sonra o sabah yine eski hasır parçalarından yakılan ateşin üzerinden herkes üç̧ defa dilek dileyerek atlıyor.

Bereket içinse Hıdrellez sabahı gün doğmadan, evlerin kapı ve pencereleri “Hızır bereketi” girsin diye açık tutuluyor. Mutfak, ambar ve depoların pencere ve kapıları da öyle. Gül dalına gümüş kuruşlar, çeyrekler asılıyor. O sabah Hızır’ın temiz evleri gezerek dolaptaki sütleri yoğurt haline getirdiğine inanılmakta. Bu yüzden bir gün önce evler temizleniyor. Hıdrellez günü, meyve vermeyen ağaçlar da baltayla korkutuluyor.

Kısmet için olanı da saymazsak ayıp olur herhalde! Evleneceklerin derdine çare! 5 Mayıs gecesi, bahçede dikili sarımsak veya zambağın uçları “ahtım mı büyük, bahtım mı büyük” diye niyet edilerek kesilir. Hıdrellez sabahı bahta ait sarımsak veya zambak diğerine göre daha fazla uzamışsa dilek sahibinin kısmetinin o sene açılacağına inanılır. Yine bu vakitler, denize dilekçe verilir. Kâğıdın başına “arzuhal sundum deryaya / derya da sunsun Mevla’ya” yazılır. Yazılı taraf denizin üstüne gelirse dilek o sene içinde gerçekleşecektir. Yine bu gece, oyuncak bebeğe gelinlik giydirilip bahçeye veya balkona bırakılır. Bebek bırakılırken “gelin gidiyor” denir.

Hıdrellez manileriyle bitirmek isterim. Yarın içinizden tekrarlarsınız. Şiir de bir tür dua değil midir… “İndim çeşme akmayor / Yar yüzüme bakmayor / Hep çiçekler açılmış / Yarem gibi kokmayor.”

Ya da şu: “Yemeninin yeşili / Sil gözünün yaşını / Bana müjdeler olsun / Şimdi buldum eşimi.”

Böyle de olur bak, kaç şair böyle şey yazabiliyor: “Kokular boyanmıyor / Ah gülüm uyanmıyor / Yar aklıma gelince / Yüreğim dayanmıyor.”

Eh, şununla da gideyim ben: “Yemenim turalıdır / Kenarı oymalıdır / Dostlara haber verin / Sevdiğim buralıdır.”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir