Harpalyke, Trakyalı hemşerimiz, yabani hayvan avlayan bir avcı kız, avını okla yakalayıp işin gören bir yalnız. Ok atarken, zaman zaman yayından çıkan sesten çok etkilenmiş olsa gerek. Böylece okundaki tel sayısını gittikçe artırarak, avlanırken duyduğu, belki de kim bilir kendi içinden gelen o büyülü ezgiyi çoğaltmaya kalkıyor. Böyleyse durum, kızın adındaki arp ile yay; eh, yay ile de ok arasında ilişki var. Nasıl bir oktur o, diye düşünme ey okur, tabii ki kalbi delip geçen ok. İtalyanlar da harp diyorlar zaten büyülü ezgiler sunan bu müzikal gerece, Türkçesi arp.

Bu gereci çalacak kişinin duyarlı bir müzik kulağına sahip olması şart, şiir gibi müzik de bir kulak işi… Şiir gibi müzik de ritme, sese ilişkin.

Arpın herhangi bir melodiyi çok sesli çalabilme özelliği de var. Hatta sanırım bu tarz tek çalgı. Onun yarattığı çok sesli melodiler sayesinde kendinizi; yarı insan yarı tanrılı inanışların can bulduğu bir mitolojik dönemde, Herkül’ün kahramanlıkları ve Afrodit’in güzelliğinden etkilenmiş halde şarabınızı yudumlarken bulabilirsiniz. Şiir gibi yine…

Arpın ufağına lir diyoruz dilimizde. Lirik şiir de buradan doğmuş olacak, okunurken ardında lir çalınan şiir? Lirik coşkulu, coşkun, ilhamla dolu anlamlarına gelmiş sonradan. Bizim liriklerimiz Fuzuli, Nedim, Karacoğlan, Haşim, Yahya Kemal…

Zaten Yahya Kemal de “lirik şiir eski Yunan’dan beri tekâmül ederek sazını bırakmış, yalnız nağme kesilmiştir” diye buyuruyor bir yazısında. Zamanla müzikal gereç unutuluyor demek, o eşsiz tanrısal ses söyleyişin gücünde aranmaya başlanıyor.

Bu liri, Yunan tanrılarından Hermes’in bulduğuna dair bir başka efsane daha var. Üstün yeteneklere doğuştan sahip olan Hermes, daha henüz bir günlük bebekken beşiğinde doğrulur, uyuyan perilere ve nimfelere (su perileri) görünmeden sessizce mağaradan çıkar. Yoldadır artık. Yolda olmak, bir şey bulmak demek. O da bir kaplumbağa bulur. Sıkılmaktadır. Sıkılmak, yaratmak… Aklına bir fikir gelir, kaplumbağanın içini boşaltarak kabuğundan lir adı verilen o eşsiz gereci icat eder.

Bunu sonradan Apollon’a hediye edecek, Apollon da lirin, doğal olarak müziğin ve şiirin tanrılarından sayılacak… Ama tabii büyük ustamız Dionysos varken Apollon ile işimiz olmaz edebiyat bahsinde.

Kimdir Hermes? Eski Yunan tanrılarının habercisi, kim olacak. Tanrıların mesajlarını yorumlar ve onları ölümlülerin anlayabileceği dile çevirir. Böylece iki dünya arasında zihinsel köprüler kurar. Kanatlı sandaletleri, şapkası vardır; bir de büyülü değneği. Hırsızların tanrısıdır aynı zamanda… Onun müzik aletiyle şiir arasında kurduğumuz bağlantı, bu durumda şairler “çalar” mı demek ister acaba? Bu hırsızlık bağlantısı yüzünden belki, doğal olarak ticaretin de tanrısı sayılmıştır. Bundan gayrı olacak, çok dolaştığı için gezginlerin ve yolcuların da koruyucusu bellenmiştir. Şairler de dolaşmaz mı efendim dervişler gibi… Antik dünyada, kimi dört yol ağızlarında herme adı verilen dört başlı heykellerini görürsünüz. Kutsal kitaplarda adı geçen İdris Peygamber ile Hermes’in aynı kişi olduğu düşünülür. Zira aynı İdris Peygamber gibi Hermes de aynı zamanda terzidir…

Kendinden sonraki tüm fikir akımlarında, liri bulan bu adamın ışığı düşmüş olmalı, zira ondan hep şu sonucu çıkardı felsefe: “İnsanlar ölümlü tanrılar, tanrılar ölümsüz insanlardır.” Buradan da aydınlanmaya kadar gideriz. Aynı zamanda yorum araştırmalarıyla ilgili felsefi bir yöntem bilgisi olan Hermeneutik yaklaşımı da adını bu mitolojik arkadaştan alıyor. Bu bey, aynı zamanda Afroditle de yasak aşk yaşayarak Herm-Afrodit canlıların varoluşunda rol oynuyor.

Tüm bunları anlatıp Orfeus’u anlatmadan da olmaz herhalde. Lirin en iyi icracısı… Şarkılarıyla dağı taşı, hayvanı bitki böceği büyüleyen şair. Babası Trakyalı kral Oeagrus’tur. Dionysos, emrindeki sarhoşlar ordusuyla Hindistan’ı işgale giderken Oeagrus da onlara katılır. Akşamları şarkı söylerken bir Musa’nın yani bir esin perisinin dikkatini çeker. Kalliope’dir bu. Dionysos, saldırısında başarılı olamaz, Oeagrus da yüzme bilmediği halde panikle Ganj Nehri’ne atlar, neyse ki boğulacağı sırada Kalliope onu kurtarır. Âşık olurlar ve şiirin ilham tanrıçalarından, dokuz Musa kızından biri olan Kalliope, bu adamdan yarı tanrı Orfeus’u doğurur.

İşte Trakyalı bir ozan! Geldik mi yine bizim Trakya’ya… Hermes’in lirini şu dünyada gelmiş geçmiş en güzel çalan kişi de bu beydir işte. Hatırlayacaksın. Karısı Evridiki öldüğünde onu almak için karanlıkların kentine, bugünkü söyleyişle cehennemin dibine gidiyor, ezgileriyle, şiirleriyle Hades’in, ölüm tanrısının aklını çeliyor bu yaman şair. Ölüm tanrısı da bir şartla kızı bırakıyor. Dipten yukarı doğru çıkarken karın arkanda olacak, seni izleyecek, diyor. Fakat asla arkana bakmayacaksın, cehennemin karanlığından yukarı, dünyaya doğru çıkarken… Böyle böyle diyor… Orfeus bir süre denileni yapsa da insanın içindeki merak duygusu işte. Bakıyor arkasına ve karısını sonsuza kadar yitiriyor…

Peter Paul Rubens (1577 – 1640). “Plüton ve Proserpina ile Orpheus ve Evridiki”, Tuval üzerine yağlıboya, 194 × 245 cm.
Kral Phillip IV’ün El Pardo yakınlarındaki Torre de la Parada av köşkü için oluşturulan bir resim serisinden. Madrid, Museo del Prado.

Ne anlatır bize bu kadim masal? Çok basit aslında. Şairsin, şusun busun fark etmiyor… Aydınlanmak, aydınlığa çıkmak demek, tehlikeli bir yolu aşmak demektir. Karanlığın korkutuculuğunu, merakın kışkırtıcılığını göze alamayanlar, gerektiğinde sevdiklerini yitirmeye razı olamayanlar bu yolda başarısız olmaya yazgılıdır diyor… Daha ne desin! Aydınlanacaksan, öyle sürekli arkana bakmayacaksın işte! Şiir de yanı başında olacak… Lirik bir coşkuyla atılacaksın gerçeği arama mücadelesine….

Şunu da unutmayayım, ben fakir, Türk şiirinde, Kalliope’ye şiir yazan nadir şairlerden biriyim ey okur! Bizim Bak Hâlâ Çok Güzelsin adlı kitabımızda, şiir, içindeki lir sesleriyle bugün de seni beklemekte!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir