1990’lardan bugüne Kardak krizi, Lucky-s gemisi, Balyoz davası, hapishane günleri, ardından siyaset deneyimleriyle sık sık adını duyduğumuz, yazdığı kitaplarla ve tavrıyla pek çok insanın sevdiği, önemsediği Emekli Deniz Kurmay Albay Ali Türkşen’in kurduğu ATAK Akademi’ye konuk olduk. Güneşli bir cumartesi, akademinin bahçesinde sevgili eşi Sevim hanımla ağırladılar bizi. Ali Türkşen sohbet esnasında bazı sorularımıza da çok şaşırtıcı cevaplar verdi.

Ali bey, Yunanistan anlaşmalara aykırı olarak Ege adalarına kendi bayraklarını asıyor, bu konuda tartışmalar var, sizce bunun anlamı nedir? Yunanistan ne yapmak istiyor?

Bu konu teknik altyapısının anlatılması gereken bir olay. Çok gelir geçer fikirlerle, Yunanlılar şöyle yapıyorlar da, adalarda hakkımızı gaspediyor filan dememek lazım. Ancak olayın evveliyatı taa Kardak krizi zamanına dayanıyor. Yani 1996 yılına. Bu tarihe kadar Kardak kayalıkları, iki tarafın da senin benim demediği, etrafında çok rahatça bütün Yunan ve Türk gemilerinin dolaşabildiği, üstüne çıkıp insanların piknik yapabildiği kayalıklar iken, o Kardak kriziyle beraber, kayalıklara oturan geminin kurtarılması sorunuyla başladı, ondan sonra iki ülke savaşın eşiğine gelince, Türk tarafı, Dışişleri Bakanlığı ve Türk Genelkurmayı koordinesinde bir çalışma başlattı. O tarihte 152 adet ismi de “EGAYDAAK” diye geçen “Egemenliği Anlaşmalarla Yunanistan’a Devredilmemiş Ada, Adacık ve Kayalık” diye bir formasyonları çıkarttı ortaya.

“ADALARI BİZE BIRAKTINIZ NE KONUŞUYORSUNUZ”

Toplam kayalık sayısı 152 adet mi?

Evet orada şöyle deniyor, zaten anlaşmalar belli. 1947 Paris Konferansı, 1932 Teknisyenler Zaptı, 1924 Lozan Antlaşması, bu anlaşmaların ilgili maddelerinde bazı adaları isim isim saymışlar. O senin, bu benim diye. Bunların içersinde, bir madde var Lozan’da diyor ki “Türkiye’nin Asya Kıtası’ndan 3 milinin dışındaki adalar Yunanistan’a devredilmiştir” gibi bir ibare var. Onu ithafen Yunan tarafı “zaten bize bıraktınız bunları, ne konuşuyorsunuz” diyor. Bizim taraf da diyor ki “biz sana ismen devredilenleri bıraktık 3 milin dışındakilerin, bunları saymadık. 1800 civarında toplamda Ege bölgesi’nde ada, adacık ve kayalık var. Döküm yok. Ve bunun 152’sinin aidiyeti ne sende ne bende. Biz bunu oturup konuşmadık seninle.” Ama Yunanistan o 152’nin içerisinden ufak ufak tırtıklamaya başladı. Bizim tarafın söylediği Türkiye’nin adaları gaspediliyor diyor.

Ama bu arada mesela Koyun Adaları’nın tapusu Aydın’ın tapu kaydında gözüküyor ama üstünde Yunan Belediyesi var. Bunlar iki tarafın da ihtilaf içinde olduğu, oturup bir masada konuşmadığı konular. Ama Yunan tarafı ne yapıyor, çeşitli bahanelerle birer birer bu adaları işgal etmeye başlıyor. Türk tarafının net bir şekilde uluslararası arenada herhangi bir itirazı yok, sadece kamuoyunda bazı sesler tek tük, diyorlar ki bizim adalarımız işgal ediliyor deniyor. Şimdi işgal olması için Türkiye’ye aidiyeti kesin olan bir adaya çıkılması başka bir şey, aidiyeti tartışmalı olan bir adaya çıkılması başka bir şey. Öbür taraf da diyor ki “sen 3 milin dışındakileri bana bıraktın bunlar benim” diyor.

“ADALAR KONUSUNDA ISRARCI DEĞİLLER”

E bu taraf öyle değil demesine rağmen arkasında durmadığı için bütün sıkıntı oradan çıkıyor. Yarın bir gün uluslararası mahkemeye gidilse bile muhtemelen şunu soracaklar: “Siz bugüne kadar buna ne itirazda bulundunuz? “Persistant objector” denen “ısrarcı itirazcı” konumunda değilsiniz, siz buna hiçbir şey söylememişsiniz” diyecekler muhtemelen en basit şekliyle.

Peki neden bu konuda ısrarcı değiliz?

Bunların hepsi bir politika. Türk Dışişleri’nin ya da Türkiye Cumhuriyeti’nin devlet olarak bunların arkasında olması lazım. Niye itiraz etmiyor, buradan çıkacak sonuçları tahmin edemediğinden. Yani bir savaş çıkabilir, AB’yi karşısına alabilir, Amerika’yı karşısına alabilir diye heralde düşünüyor olmalılar ki, kulağının üstüne yatmak daha anlamlı geliyor bu hükümete. Ben de yıllardır diyorum ki madem bu 152’yi sen belirledin, Yunanlılar Eşek, Bulamaç, Keçi adaları bir bir başladı, hepsine çıkıyor. E tamam senin belirlediğin bir adaya, ben buna bırakmadım dediklerinden birine de sen çık o zaman benim burası de, onu da yapmıyor. Onu da yapmayınca bu sefer öbür tarafı da daha çok azdırıyorsun. O da diyor ki “bak onun değil ki zaten, hiçbir şey yapmıyor, gıkını da çıkarmıyor, üstüne de çıkmıyor o zaman benim zaten kabul ediyor bunu zımmen” diyor.

Buradan bu hükümetin bir fayda elde etmeyi düşünürse, oradan bir rant elde edebileceğini düşünürse en kabasıyla, ancak o zaman belki varlığını ortaya koyar. Onun dışında sadece konuşmayla geçiyor ya da arada bir iki cümle ile geçiriyorlar. Türkiye’nin 1996’da başlayan kararlı tutumunu devam ettirmedi sonra ki hükümetler. Zaten 2002’de de çok vakit geçmeden önce, AKP hükümeti geldi ve ondan beri de hiçbir şey yapılmadı.

Türkiye pandemiden de çok öncesinden ekonomik buhran, siyasi çıkmaz, ve toplumsal bölünme yaşamaya başladı. Ülkenin içinde bulunduğu bu zor şartlardan çıkmasının anahtarı Ali Türkşen olarak nedir?

Muhalefetin temsil ettiği toplam oy sayısı gözönüne alındığında, şu anda iktidarda olanların oy sayısıyla karşılaştırıldığında heralde muhalefeti temsil eden oylar çok daha fazla. Yani iktidardaki partinin oy potansiyelinden daha fazla. Daha fazla olmasına rağmen yetkiyi eline geçiremiyor. Demek ki o muhalefetin bu yetkiyi ele geçirene kadar, akıllı bir hamleyle bir araya gelmesi lazım. Bu iradenin karşısına bir irade ortaya koyması lazım. Bu irade ortaya konmadığı sürece, zaten sistemi hukuki seçim yasaları anlamında zaten kitlemiş, kendi tarafına yontmuş bir hükümeti, seçimle değiştirmeniz çok mümkün gözükmüyor artık. Dolayısıyla muhalefetin çok akıllı hamlelerle oy potansiyelini meclise yansıtacak bir çoğunluğa gelmesi lazım. Tek çare bu.

“TÜRKİYE ABDULLAH GÜL’E KALMAMALI”

Abdullah Gül gibi isimler muhalefet kanadında yine zikredilmeye başlandı. Ne diyorsunuz?

Abdullah Gül’le olmaz. Abdullah Gül’le çatı adayı olmaz. Bu akıllı bir hamle değil. Ben çaresiz de kalsam kimseye oy vermemeyi tercih ederim ama Abdullah Gül’e yine oy vermem. Abdullah Gül’ün geçmişi de çok temiz bir geçmiş değil. Kala kala Türkiye’de bir tek Abdullah Gül kalmamalı. İnsanların üzerinde anlaşacağı başka bir isim olmalı. Ama bu Abdullah Gül değil. Bu şekilde bu isimlerle hiçbir zaman oy potansiyelini bu hükümeti değiştirecek hale getiremezsin. Bu akılcı bir yaklaşım değil. Akılcı bir isim değil.

“ATATÜRK’ÜN KENDİSİ GELSE BU İNSANLARI İKNA EDEMEZ”

Türkiye’de şu an bir kısım muhalefette “Atatürk gibi biri çıksın da ülke kurtulsun” gibi bir beklenti var. Ne kadar gerçekçi bir beklenti olduğu tartışılır ama bu milletin içinden Atatürk gibi biri daha çıkar mı?

Atatürk’ün çıktığı dönemki şartlarla bu günkü şartlar arasında, hem dönemsel, hem tarihsel olarak çok büyük farklar var. Açıkçası bugün bırakın Atatürk gibi birisinin çıkmasını, Atatürk’ün kendi gelse, öyle garip bir atmosfere büründürdüler ki Türkiye’yi, Atatürk bu insanları belki ikna edebilecek durumda değil şu anda. Çünkü baktığımız zaman savaş yok, açlıktan intihar edenlerimiz var ama kitlesel bir savaş açlığı yok, şu an mesela güneşin altında bir yerde oturabiliyoruz ya insanlar buna bakıp “biz kötü bir durumda değiliz ki” diyor. Ama ekonomik verileriyle olsun, toplumsal verilerle olsun işin aslına baktığımızda çok dipte ve kötü bir durumdayız. Bunu insanlar göremediği için, böyle düşünüyor. Bence Atatürk’ün de bize emanet ettiği sözlerden bir tanesini aklımızda tutmamız lazım. Diyor ki “Benim naciz vücudum elbet bir gün toprak olacaktır ama Türkiye Cumhuriyeti ilelebet yaşayacaktır.” Bir de şunu söylüyor “Eğer bir gün çaresiz kalırsanız kurtarıcı beklemeyin, kurtarıcı kendiniz olun” Yani herkes kendi kendisinin kurtarıcısı olacak. Herkes aklını kullanacak. Tekrar kurtarılmayı gerekmeyecek bir ülkeyi zaten bıraktı Atatürk, neden biz tekrar Atatürk bekleyelim.

Şu anda bir sistem var, bu kadar insan aklını kullanarak, muhalefet bir araya gelip de oy potansiyelini toplayacak bir hamle yapamıyor mu? İlla ki biri mi olması lazım. Şimdi karşı tarafa baktığımız zaman bir lider görüntüsü var. Yıllardır zaten bu içinde olduğumuz sistemi yürütmeye çalışıyor. Hitap ettiği kitle tamamen kendi iradesiyle düşünerek, eğriyi doğruyu tartarak karar vermiş değil. Tamamen duygusal nedenlerle bu sistemi destekleyen insanlar. Biz en iyisi gelse de niye böyle yaptın diye sorgulayan insanlarız. Sorgulamadığın zaman akıl çıkıyor devreden, bu sefer inançlar ya da itaatler başlıyor. Bu kitle öyle bir kitle. Bu kitlenin karşısında da aklını kullanan bir grup var ve lider beklemek yerine, herkesin ortak aklını kullanması lazım. Varolanı biraraya toplayacak bir sistem bulmanız lazım.

“BİR MADDEYLE ATATÜRK’ÇÜ GENÇLER ASKERİ LİSEYE GİREMEYECEK”

Hükümetin 15 Temmuz’dan sonraki en önemli icraatlarından biri askeri liseleri kapatmak oldu. Sizce askeri liseler tekrar açılacak mı?

Askeri liseleri muhtemelen açmayacaklar. Çünki askeri liselerin yetiştirme şartlarının yerine, daha çok dışarıdan politize olmuş, belli bir aile kültüründen, kafa yapısından gelmiş, hatta son çıkardıkları yasa değişikliği ile, herhangi bir irticai örgütün faaliyetine katılmış olsa bile okula alınabilecek duruma geldiği için, askeri liselerin onlar için tekrar açılması hiç de uygun olmayan yerler. Çünki şu anda açık olan harp okulları ve askeri okullara da zaten alım sistemi o kadar yönlü ve yanlı ki. En son artık bir madde olarak, o irticai örgütlere katılma değil, bence şu maddeyi koyacaklar: “Ailesinde veya kendisinde Atatürkçü görüşleri benimsemiş herhangi birisi olduğu takdirde askeri okullara kesinlikle giremez.” Yani en sonunda bunu söylüyorum artık. Buraya getirdiler işi. Dolayısıyla bence askeri liseleri açmayacaklar. Çünki lisede çocuk eskiden Atatürkçü düşünceye göre evriliyordu. Ama şimdi hazırda istedikleri gibi evrilmiş çocuklar var, onu doğrudan harp okuluna alınca çok daha uygun hale geliyor onlar için.

Peki bu geleneksel Türk ordu sistemine uygun mu?

Türk ordusu bunu kaldırmaz bozuldu, bozulacak da zaten. O hep verilen Balkan Savaşı örneği, ordunun siyasallaşması, şu anda gene ona doğru gidiyor. Orduyu hiçbir zaman siyasete karıştırmamak gerekirken, zaten Milli Savunma Bakanlığı’na bütün kuvvetlerin bağlanması, Milli Savunma Bakanı’nın emekli bir asker olup da, yani askeriyenin o kültürünü koruyacak değil de, sivil otorite ne istiyorsa her dediğini yapacak bir tavır sergilediği için daha da bozularak devam edeceğini tahmin ediyorum maalesef üzülerek.

Yeni bir kitap var mı sırada?

Yok şu anda, yeni bir kitap için benim dolmam lazım. Şu ara öyle bir havada değilim ama olur, neden olmasın.

ATAK Akademi’yi sormak istiyorum ne yapıyorsunuz burada?

ATAK Akademi bizim cezaevi hayalimizdi. Orada kurduğumuz bir hayal. Ama hayalim sadece fiziki şekliydi yani şu anda bulunduğumuz kulübenin hayalini kurmuştuk. Yani denize yakın bir kulübede sabah kapıyı açalım çay demleyelim, işle ilgili hiçbir şey yoktu. Sonra bir anda çıktı ortaya, ne iş yapacağıza döndü. Tabi bunun aslında bir öncülü, İstanbul Yelken Kulübü’nün yetişkinler için yat eğitim merkezi olarak kurduk ATAK Akademi’yi. Eğitim ve danışmanlık firması. Dolayısıyla firmalara takım çalışması eğitimleri yaptırmak, motivasyon seminerleri vermek, ihtisasımıza giren konularda danışmanlık vermek gibi faaliyet alanımız var. Geçen sene ki pandemi döneminden beri şu anda da aynı şekilde devam ediyor. En büyük mesaimizi yetişkinler için yat eğitimi alıyor. Çünki 4 tekne, 4 eğitmen ile günde 6 saat sürekli denizdeyiz. İnsanlar pandemi döneminde doğaya attı kendini. Bu şimdi de devam ediyor.

DERTLEŞME KAMPI

Yurtdışı grup gezileriniz de vardı galiba pandemi öncesinde değil mi?

İlk kurulduğumuz sene aslında eğitim ve danışmanlık mantığına uyacak ve motivasyon geliştirecek şekilde Kuzey Kutbu’na gitmiştik. Sonra onu İzlanda, Yeni Zelanda, böyle yerlerde yapacağımız, ilginç faaliyetlerle süsleyecekken pandemi bir çıktı, bu geziler de kaldı tabi. Uçuşlar açıldıktan sonra bu gezilere devam edeceğiz. Çok zevkli oluyor. Yaz kampları yapıyoruz. “Adam Kampı” diye bir şey icat ettik. Bir hafta sonu arınması gibi, biraz dertleşme gibi.

Niye Adam Kampı? Sadece erkekler mi var?

Sadece erkekleri topladık. İlk başta fikir şuydu, 40 yaş üstü erkekleri topluyorduk, sonra onu 30 yaşa çektik, biraz şundan kaynaklandı. Ben de yaşarken içselleştirdiğim ne varsa etrafla paylaşmaya çalışıyorum. 50 yaş çok ağır geldi bana. Dedim ki bunu paylaşmam lazım. Yani bir tek bana mı böyle geldi? Belli bir yaşa gelmiş insanlar hayat tecrübesini paylaşacak, nereye gidiyor hayatımız diye sorgulayacak bir hafta sonu geçirelim dedim. Hikaye burdan başladı. 5-6 sefer yapabildik. Bir tane de baba-oğul kampı yaptık. Bu sene bir tanesine niyet ettik ama pandemiden gerçekleştiremedik. Şimdi yelken faaliyeti yoğun olduğu için şimdilik askıda tutuyoruz. Ama bu sefer sadece erkekler değil karma yapacağız, çünki aslında sorunlar birbirine benziyor. Bana da bu 2 günlük paylaşım, arınma iyi geliyor.

“MUHARREM İNCE’NİN PARTİSİNDE FİZİKEN YER ALMAM MÜMKÜN DEĞİL”

Muharrem İnce’nin kuracağı partide yer alacakmısınız? Geçenlerde birlikte fotoğrafınız yayınlandı basında.

Partinin kurucuları arasında yer almayacağım, haricen destekliyorum, ama aktif olarak siyasette şu anda işlerim dolayısıyla yer alamayacağım. Fikirlerine aykırı olduğumdan asla değil, Türkiye’nin hayrına iş yapan herkesin destekçisiyim. İsim önemli değil, desteklerim ama iş dolayısıyla fiziken içinde olmam pek mümkün değil.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir