Shakespeare, “tüm dünya bir oyun sahnesidir” der. Doğru! Tüm dünya bir oyun sahnesidir, tiyatro sanatıysa o dünyayı alır, küçücük bir salona, iki saatin içine, bir sahneye aktarır. İnsanlara insanca, insan gibi yaşamayı öğreten dünyanın en eski, köklü sanatıdır tiyatro. Halit Akçatepe’den Münir Özkul’a, Gazanfer Özcan’dan Nejat Uygur’a, Kemal Sunal’dan Zeki Alasya’ya ve yakın zamanda kaybettiğimiz Rasim Öztekin’e dek, sadece onlara değil, bugünün yaşayan tiyatro ustalarına da hep bir borcumuz var ödenecek. Üstelik tiyatrolar, tiyatrocular pandeminin birinci yılı biterken zor günler yaşıyor. Bunların hepsini Behzat Uygur ile konuştuk.

Klasik bir soruyla başlamak isterim. Tiyatro mu televizyon mu?

Her zaman tiyatro diyoruz. Televizyonda en popüler işleri yaptığımız zaman bile herkesin Şahane Pazar’ı seyrettiği dönemlerde bile bize sorduklarında, “kartvizitte önce tiyatrocu, sonra televizyoncu yazıyor” diye söylüyorduk. Zaten tiyatrocu olduğumuz için televizyonda o şov programını yapabildik. Tartışmasız hep tiyatro yani. Hiç de ara vermedik tiyatroya. Televizyoncuyuz evet o da çok önemli bizim kimliğimiz yaptığımız işi çok seviyoruz, çok severek yaptık o programları da. Ama kartvizitte önce tiyatrocu yazıyor.

Ne kadar sürmüştü Şahane Pazar?

Asıl popüler olduğumuz Şahane Cumartesiydi o 1994’te başladı. Herhalde bir 15 yıla yakın sürdü. Daha da sürerdi aslında. Zirvedeyken bıraktık diyelim

“STARLAR EGOLARINI PASPASIN ALTINA KOYDU”

Aslında çok ciddi bir rakam 15 yıl tv’de bir programı sürdürebilmek. Müthiş bir şey.

Orada üç etken var bunun için. Programın sevilmesi, samimiyeti sıcaklığı, canlı yayın. Tiyatrodaki seyirciye oynar gibi hep stüdyodaki seyirciye oynadık. Tiyatrodaymış gibi hissettik kendimizi, o ekrana da geçirebildik bunu. İkincisi burada kanalın duruşu da çok önemliydi. Aynı saatte aynı gün yayınlaması, hiç gününü saatini değiştirmedi. Bu seyirci açısından bambaşka bir güvenilirlik sağladı. Biliyorlar ki haber sonrası pazar akşamı Şahane Pazar var. O zaman kanallar böyle duruşlar sergileyebiliyorlardı. Şimdi biliyorsun oradan oraya buradan şuaraya deneyelim mi diye…Yapım şirketi de Med Yapım’dı. Biz Süheyl de ben de Med Yapım’ın bir elemanı gibi çalıştık. Hafta içi hergün giderek ekiple toplantılar yaparak hatta oyunların bir çoğunu da kendi üzerlerimizde deneyerek, öyleydi yani. Oyunları deniyorduk eğleniyor muyuz eğlenmiyor muyuz. Bir şekilde yani bunların hepsi bir araya geldi. Şahane Pazar’a gelen konukların da bütün o star maskelerini yüzlerinden çıkartıp, star’lığı atıp, kendileri gibi olmalarını sağladık eğlendiler onlar da. Hepimizin egosu var ama Şahane Pazar’a giderken hepimiz egosunu paspasın altına bırakıyorduk orada eğleniyorduk, sonra çıkarken yine alıyorduk.

“ÖNCE SAĞLIK DEDİK AMA…”

Soruyu şimdi biraz değiştirerek soracağım. Bir yıldır pandemi dönemi yaşıyoruz. Belki hergün bir uçak dolusu insan ölüyor. Buna alışmış durumda bir toplum haline geldik. Belki de 1 yıl daha böyle yaşayacağız. Hayatımızın dinamikleri değişti. Bu açıdan bakacak olursak salgın döneminde öncelik ne oldu? Tiyatro salgından nasıl etkilendi?

Tiyatro, müzisyenler en çok etkilenen, işlerini hiç yapamayan meslekler oldu bunlar. Çünkü zaten sorumluluk sahibiysen de o başladığı dönemde o şekilde oynayamazdın. Yazın açık havalarda oynayabilecek duruma geldiğinde maalesef açık havalarda oynanmasın dendi, saçma bir geçiş oldu orada. Oynayamadık ama, tabii ki önceliğimiz insan sağlığı dedik. Hem ekibimizin hem de gelecek olan seyircilerimizin sağlığını nasıl koruyabiliriz ve bu şekilde nasıl oynayabiliriz diye düşündük. Çeşitli yöntemler vardı işte sosyal mesafeli oynamak, bunu hem sosyal mesafeli oynayıp hem de online da yayınlamak çift taraflı gibi ya da alınamayan biletlerin, satılmayan biletlerin işte bu konuda Kültür Bakanlığı destek olsun, ya da yerel yönetimler gibi alternatifler sunduk. Bazıları oldu, birazcık yaraya merhem olundu ama çok geçici şeylerdi bunlar tam değildi. O yüzden sağlığımızı düşünerek çok az oynayabildik. Bu bizleri maddi manevi iki türlü tabii ki üzdü, bayağı üzdü.

İlk tiyatroyu aylar sonra oynadığımızda işte ekim ayında oynadık, uzun bir süre sonra açık havada, oyunun tanıtımını yazarken yazdığım yazıda bile gözlerim doldu. Pandemiden dolayı herkes bir duygusallaştı ama böyle bir süreç yaşadık ve yaşıyoruz halen. Burada herkesin eşit bir şekilde bu mesafe kuralına uymaması, sosyal mesafeye uymadan toplantılarını gösterilerini yapıyor olması bize en ters gelen şeylerden biriydi. Örnek olmaması gereken kişiler örnek oldu buna. Oynayabilecek durumda olan tiyatro oynayabilirdi sosyal mesafeyi koruyarak, iyi havalandırması olan yerlerde, açık alanlarda oynayabilirdik. Ama orada da sokağa çıkma yasağı geldi. Seyirciyi hafta arası saat beşte tiyatroya getiremezsin, çalışıyor insanlar. Ekmek parasını bırak, hadi gelin tiyatroya olmaz. Üstüste gelen yasaklar ve önlemlerle oynayamaz duruma geldik hiçbirimiz. Şimdi ucu açık bir durumda bekliyoruz, yaz olsa da gene açık havalarda sosyal mesafeli, oyuncularımızı ve seyircilerimizi de güvene alarak oynayabilsek diye düşünüyoruz.

Bu arada biliyorsun beach’lerde partiler, kongreler, dağlarda kayaklar, her şey yapıldı, biz sosyal mesafeye devam ettik. Sebebi şuydu: Tiyatro zaten örnek alınması gereken bir sanat dalıdır, onun seyircisi de duyarlıdır. Biz bu duyarlılığı gösterdik ama maalesef herkes gösteremedi.

“SAHTE TİYATRO KURUP BAKANLIKTAN PARA ALMIŞLAR”

Kültür Bakanlığı’nın şu anda tiyatrolara bir desteği var mı?

Pandemi başladı, Kültür Bakanlığı ile toplantılar yapıldı, bir merhem olunmaya çalışıldı. Yeterli mi; asla yeterli değil. Sorun şu ki en son Türkiye’de 450 tane tiyatro olduğunu öğrendik. Biz hepimiz çok şaşırdık. Çünkü Türkiye’de 450 tane tiyatro olması mümkün değil. Bu yardımlardan faydalanmak isteyen, “ışığı gören gelmiş”, tiyatro adı altında, tiyatroyum diye dolaşan, sadece devlet yardımı alan, bu parayı sizin emekleriniz olmasına rağmen, bunca yılın emeğini harcamanıza rağmen, bir günde tiyatro kurup, devlet yardımını aldıktan sonra ertesi gün kapatan, bazıları hatta korsan olan, sadece bu işten para kazanan, yüzlerce tiyatro olduğunu gördük. Biz de bunu anlatmaya çalıştık. Bunu nasıl önleyebiliriz diye düşünüyoruz. Ama önce galiba biz tiyatrocular olarak kendi aramızda anlaşmamız lazım.

Kültür Bakanlığı’nın da bu konuda mutlaka birşeyler yapması lazım. Evet devlet birşeyler yaptı, dijital destek yaptı, turne desteği yaptı ama o anlık. Bir merhem sadece o anlık yani bu yarayı kapatabilecek yardımlar değiller. En azından niyetleri vardı. Ama yeterli değil arkası gelmesi gereken konular var. Özet söyliyeyim. Özel tiyatroların vergiden muaf olması gerekiyor. Devlet tiyatrosunun olanaklarından, dekor, kostüm, tanıtım olanaklarından faydalanmamız gerekiyor. Bunu sağlarlarsa zaten önemli bir adım atmış olacaklar. Baştan beri bunu söylüyorum. Bunu sağlamalarını bekliyoruz tiyatro adına ama bunu benim babam da bekliyordu yani onu söyliyeyim. Bu vergi muafiyeti bir tek Atatürk döneminde olmuş ondan sonra da olmamış.

Ama sürekli diziler filan çekiliyor, setlerde çalışanların neredeyse yarısı coronalı. Peki şimdiye kadar size hiç dizi teklifi geldi mi?

Yok bu süreçte hiç dizi teklifi gelmedi, onlar da bir dönem nasıl çekeceğiz, nasıl oynayacağız derdine düştü ama bir şekilde devam ettiler. Başta her alanda olduğu gibi işe sıkı başlayıp, sonra o kontrolü kaybeden setlerde artan vakalar var. Bu restoranlarda cafelerde de oldu. Önce sıkı kontrollü başladı, HES kodları alındı, ateşler ölçüldü, maskeler soruldu, sonra aynı yere bir hafta sonra gidiyorsun hiçbir önlem yok, yahu salak mıyım ben n’oldu bir hafta önce bana bu kadar işlem yapıyorsun şimdi hiçbir şey yok, hepimiz sinirlendik. Aynı şey bazı setlerde de oldu tabii. Ama bana ciddi bir teklif gelmedi, gelseydi de şunu kontrol ederdim, hangi yapım şirketinden geliyor, senaryoyu filan geçtikten sonra tabi, ne kadar önlem alıyor tabii ki kontrol ederdim ama, bunu herkesin kontrol etme şansı yok. Orada paraya ihtiyacı olan setçisi, ışıkçısı, oyuncusu, figüranı, yani starların haricinde bahsediyorum, onların çalışması ve para kazanması lazımdı.

“HAYRETLER İÇERSİNDEYİM”

Türk dizileri demişken, izliyormusunuz, beğendiğiniz diziler hangileri?

Eşim vasıtasıyla izliyorum, onun izlediği diziler var. Masumlar Apartmanı’nı izliyoruz. Bana göre en beğendiğim, izleyebildiğim o dizi. Birazcık daha fark yaratarak başladı en azından o uzun uzun bakışmalar yok. Daha az bakışıyorlar. Çiğdem Yasak Elma’yı, bir de Sadakatsiz’i seyrediyor. Ama dizilerdeki bu uzun uzun bakışmalar, insanların sürekli leblebi çekirdek yermiş gibi öldürülmesi, şiddet uygulanması, halay çekerek birbirini dövmesi, ve bunları çok meşrulaştırmasını televizyonda doğru bulmuyorum. Sinemada yapabilirsiniz, tiyatroda yapabilirsiniz, çünkü seyirci size misafir geliyor, ama siz seyircinin evine gittiğiniz zaman, o televizyonun da bir artı 18 yasasıyla kontrol altına alınamayacağını hepimiz biliyoruz, ve gençlere örnek oluyoruz orada. Kurtlar Vadisi’nden başlayan bir süreç ve benzeri dizilerle günümüze geldiğimizde oyuncu arkadaşlarımı tabii ki tenzih ediyorum ama, en azından şunu söyleyebilecek oyuncular var, star sisteminde, biz burada yanlış bir şey yapıyormuyuz, yapımcılar, oyuncular, kanalların gözden geçirmesi gerekiyor diye düşünüyorum. Şiddetin bu kadar arttığı, kadın cinayetlerinin bu kadar gündemde olduğu konularda ben hayretler içersinde bakıyorum bu konular bayağı normalmiş gibi gösterilen filmler var.

Sizi Instagramdan da takip ediyorum, eski, ustalarla da bağınız çok kuvvetli. Geçtiğimiz günlerde çok acı bir kaybımız vardı. Kavuğun eski sahiplerinden usta Rasim Öztekin’i kaybettik. Rasim Öztekin hakkında ne söylemek istersiniz?

Rasim biraz daha bizim kuşaktandı. Gazanfer amcalar, Münir Özkul, Sadri Alışık, Nejat Uygurlar bunlar bizim ustalarımız. Rasim Öztekin ile aynı kuşağız. Tiyatro kökenli olmanın avantajını Rasim dizilerde ve filmlerde gösterdi. Disiplinli bir oyunculuktan gelmenin, köklü bir tiyatroculuktan gelmenin avantajını, Rasim Öztekin dizilerde halkın sevgisini kazanarak gösterdi ve bu sevgiyi biz şunlarda görebiliyoruz anlayabiliyoruz maalesef, bu acı kayıplarda “yaa bak ne kadar seviliyor gördünüz mü” yü söyleyebiliyoruz. Rasim’in kendi açıklaması, uzun yıllardır, sağlık durumundan dolayı tiyatro yapamıyordu, orada seyirciden ayrı kaldı ama bu yokluğu dizide sinemada Rasim kapatmayı bildi. Orada da seyircinin sevdiği, sevgilisi bir oyuncu oldu. Usta mertebesine ulaştı o sektörde. Çok genç kaybettik. Çok gençti çok yapacağı şeyler vardı, mekanı cennet olsun. Ustalarının yanına gitti…

“HALEN BABAN NASIL DİYE SORUYORLAR”

Usta derken, heralde beş bin kere sorulmuştur ama Nejat Uygur’un oğlu olmak nasıl bir şey?

Tabii ki soracaksınız. Biz de Nejat Uygur’un oğlu olmakla, Nejat ustanın çırağı olmak çok içiçe geçti. Baba oğul olarak yaşadığımız hayattan çok, belki usta çırak ilişkisiyle o turneler, tiyatrolar, tiyatro sahnesi, daha çok aklımda kalan tarafları bunlar olduğu için, yani yer yer babam diyorum, ama daha çok Nejat usta diye sözederim. Çok içiçe geçtiği için. Evet babanın yokluğunu anlıyorsun hissediyorsun, öldükten sonra, ama o kadar çok anıyoruz, hatırlıyoruz gittiğimiz turnelerde, o kadar çok anıyı yaşadığımız yerlerde oluyoruz ki, sanki Nejat baba da o turnede bir yerlerde devam ediyor, seyirci içinde bu böyle, sanki kaybetmediler Nejat Uygur’u halen varmış gibi davranıyor. Bazen şöyle bile soruluyor “ya Nejat baba nasıl?” Sonra da unuttum diyenlerle de karşılaşıyoruz. Zaten usta olmak da öyle bir şey. Onların hakikaten öldü diyemiyorsun her vesileyle anılıyorlar. Televizyonda, sosyal medyada, yazarsa kitaplarını okuyarak. Bizim için de Nejat Uygur da ustamız öyle birisi. Babamız, iki yönlü acı oldu hem babamız hem de ustamızı kaybetmiş olduk.

Peki Nejat Usta büyük bir halk sanatçısıydı. Sizin dışınızda o geleneği bugün yürüten tiyatrocular görüyor musunuz? Türk tiyatrosu bu geleneğin ne kadar yakınında?

Bu geleneği birazcık açmak gerekirse aslında ben bunu biçimsel olarak alayım yapayımdan ziyade, bu gerçekten öyle olarak yaşanılan bir gelenek. Geleneksel Türk tiyatrosu, halk tiyatrosu dediğimiz şey, öyle yaşayarak, bizatihi içinde olarak yaptığın bir şey. Bunu yapmaya çalışan gördüğüm kadarıyla, başka bir biçimde de olsa, Uğur Uludağ ve ekibi. Şimdilerde daha çok yeni olmasına rağmen, Şevket ve Baba Sahne bununla ilgili çalışmaları var ama Nejat Uygur Tiyatrosu biçimi geleneği dersen tamamiyle o usta çırak ilişkisine girecek ve bizden sonraki kuşakların da, benim oğlum oyuncu mesela Nejat, bizim aramızda çalışan genç oyuncular, onlarında gideceği, görerek, hissederek, devam ettirecekleri bir halk tiyatrosu eskisi gibi yok. Nejat Uygur Tiyatrosu’nu, geleneğini devam ettiren tek tiyatro Süheyl-Behzat Uygur tiyatrosu.

“IŞIĞI GÖREN GELİYOR”

Sahnede yaşadığınız aklınıza gelen en komik anı nedir? İnsanların gülmeye çok ihtiyacı var bu zamanlarda.

Benim yaşadığım değil ama Sühey’le Süha’nın dünyaya geldiği zamanki bir hikayeyi anlatayım. Anne hamile ve doğum yapmak üzere Samsun’da. Nejat Uygur Tiyatrosu da Samsun’un yakınında bir yerde. Hatta bir yandan babam oyundayken doğum haberini bekliyor. Gidemiyor anne yalnız, yanında bir kadınla gidiyor doğuma. Bir de o dönemi düşün 1958 yılı. Gerçekten zor şartlarda çalışılıyor, otel parası, oyuncuların yevmiyesi, tabii şimdiki gibi değil. Herşey çok zor borç var harç var. Bir tane çocuk var ama ona zor bakılıyor. Bizler yokuz dünyada. Babam oyunda sahnedeyken, tiyatroda kulisten çalışanlardan biri “Nejat abi bir oğlun oldu” diyor, babam da bunu seyirciye söylüyor bir alkış kopuyor. 15 dakika sonra bu sefer ters taraftan “Nejat abi, Nejat abi, bir oğlun oldu” diyor, “oğlum biliyorum” diyor babam, “yok abi ikinci oldu ikiz” diyor. “Eyvah boku yedik “ diyor babam, sonra da ışıkçıya diyor ki “ışığı kapat, ışığı gören geliyor” diyor. Yani ikiz olunca, hiç beklemediği bir şey o dönemde. Bu ve bunlara benzer şeyleri bu yeni dönemde anlatıyoruz. Hem seyircimize o dönem nasıl, hangi koşullarda tiyatro yapıldığını, biraz da bugünle de karşılaştırıyoruz. O dönemin sanatçılarıyla, bu dönemin ünlüleri arasında, ünlü diyoruz, çünkü daha çok ünlü olduğunu biliyoruz farkı da ortaya koyarak, bir sentez yapıyoruz dünü ve bugünü. Şarkılarla anılarla, onlara anılarımızı emanet ediyoruz.

Bu yeni oyun, yeni heyecan o zaman.

Hey Gidi Günler, Uygurların yeni oyunu…

Çok keyif alıyoruz. Çünkü bunca yılın birikimi, 30 yıl kendi tiyatromuzu kuralı olmuş ama kendimizi bildik bileli sahnedeyiz kulisdeyiz. Bu kadar birikimin, seyirciye aktarılması lazım. O kadar çok anı var ki, bir ikincisi bile gelebilir. Filmlerde oluyor ya. Rocky 1, Rocky 2 gibi. İnteraktif olduğu için de seyircinin katılımıyla çok güzel vakit geçiriyoruz seyircimizle birlikte.

“SÖYLEMEZSEK MESLEĞİMİZE İHANET ETMİŞ OLURUZ”

Tiyatro dünyanın her tarafında her zaman ilerici ve muhalif olmasıyla bilinir. Doğasında bu var. Sizce tiyatro bu dönemde böyle bir özellik taşıyor mu?

Oyuncu dediğin komedi de oynasa başka bir şey de oynasa, hele ki bizim gibi doğaçlaması bol oyunlarda, tülüatın bol olduğu oyunlarda halkın sesi olman gerekir. Kaçınılmaz. Halkın sorununu bir biçimde sahnede aktarman gerekiyor. Bunu biz tiyatromuz olarak halkın dertlerini neyse ama o konu, sadece iktidar değil muhalefette de bir sıkıntı sorun varsa veya gündemde bir sorun varsa bunu hicvediyoruz ve bunu hicvetmek zorundayız. Zaten eşyanın tabiatına aykırı. Oyuncuysanız bununla da ilgili birşeyler söyleyeceksiniz. Ama bunu nasıl söylediğiniz çok çok önemli. Siz bunu söylediğiniz de karşıt fikirde olan birisinin de kafasında soru işareti bırakabiliyorsak o zaman bu doğru yapılıyor demektir. Bunu direk hakaret biçiminde yaparsanız siz hep reddedilirsiniz. Özellikle bizim biçimden bahsediyorum tabii, herkesin bir tiyatro biçimi var. Bizim de ustamızdan Nejat Uygur’dan öğrendiğimiz kadarıyla onun söylediği şu vardı, “oğlum öyle bir hicvedin ki, siyasi hiciv yapın ki muhatabı da gülümsesin.” Biz de sanıyorum ki bu şekilde söylüyoruz, söylemeye de devam edeceğiz, zorundayız, söylemezsek mesleğimize ihanet etmiş oluruz, kendimize ihanet etmiş oluruz. Bir yolunu bulacağız, hicvedeceğiz tabii ki.

Son sorum: Kardeş kardeşe tiyatro yapmak zor mu, arada kardeş kavgasına neden olan bir şey mi beraber tiyatro yapmak?

Tartışırız ama tartıştığımız zaman kardeşliği unuturuz. Biz iki ortağız Süheyl’le. Nasıl babamla içiçe geçmişti, Süheylle de durumumuz öyle. Ama nerede duracağımızı çok iyi biliriz. Çünkü karşımızdakini ne yapacağını çok iyi biliyoruz. Süheyl de bana o konuda güveniyor. Ben de ona güveniyorum. Tartışıp da bunu günlerce haftalarca uzatmıyoruz. Zaten aynı oyuna oynuyorsun tartışsan nolcak. Birlikte seyircinin karşısındasın. Zaten bu olmazsa garip bir tuhaflık var demektir.

En yakın zamanda maskelerimiz ve kolonyalarımızla tiyatroda buluşmak istiyoruz sizinle. Çok teşekkür ederiz bu röportaj için. Dünya Tiyatro Gününüz kutlu olsun.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir