Cinayet işlemeyi hiç düşündünüz mü? Peki katili de kurgulamak zorunda olan polisiye roman yazarları, hiç düşünür mü? Hem de kadın cinayetlerinin sıradanlaştığı, belki pandemi nedeniyle insanların şiddete eğilimi arttığı için “polisiye” vakaların daha sık yaşandığı bu dönemde, işin doğrusunu, son yıllarda, özellikle son kitabıyla bir dönem romanını polisiye üzerinden kurgulayan yazar Suat Duman ile konuşmak istedik. Duman, aynı zamanda Alakarga Yayınları’nın da genel yayın yönetmenliğini yapıyor.

Aklıma ilk gelen soru olarak bir polisiye roman yazarı için İstanbul ve hatta Türkiye nasıl bir yer cennet mi cehennem mi?

Polisiye edebiyatta siyasi polisiye romanlarını ve atmosferin öne çıktığı kara roman unsurlarını daha çok seviyorum. Bunlar için Türkiye bulunmaz bir nimet. Orası tartışmasız. Başımızı çevirdiğimiz her noktada bir polisiye olay var ne yazık ki.”

TÜRKİYE, SİYASİ POLİSİYE İÇİN İYİ BİR FON …

Ancak negatif bir anlamı var bunun. Türkiye’de oturmuş adalet, hukuk, idari sistem yok ne yazık ki. Sürekli değişiyor. Hangi sistemle yönetiliyor şu anda ben bundan bile emin değilim. Ama bir yandan da bu sürece pozitif müdahale eden aktörler var. Kişisel kanaatim asla alt edilemeyecek bir Cumhuriyet kuruluşu var temelinde. Bunlara birlikte bakınca Türkiye bana bir siyasi polisiye için hep doğru bir fon veriyor. Yeterli ve doğurgan bir fon.

İstanbul ise keşfetmekle bitirilemeyecek bir yer zaten. Mesela “1918” i yazıyorum, o kadar daraltmak zorunda kaldım ki mekanları İstanbul’da. “1918” serisinin ilk ikisini yayınladım, 10 kitap olacak. İşgalin ilk 6 ayı. İstanbul yeterince sınırlı gibi gelebilir ama o dönemi araştırıyorum, bir sokağa giriyorsunuz ve o sokaktan bile çıkamıyorsunuz. O kadar çok ayrıntı. Zaten işgal yılları, herkes burada, 72 millet yaşıyor. İşgal kuvvetleri İtalyan, Fransız, İngiliz, Yunan askerleri burada. Bu askerler de yekpare değil. İtalyan ordusunda mesela Afrikalılar da var. İstanbul’da Japonlar da var o yıllarda ve bunların hepsi her sokakta karşına çıkıyor. Zaten kendisi doğurgan bir yıl 1918. Sokağa çıktığınızda yolda İstiklal Caddesi’nde yürüyelim. O günün namlı paşaları, ünlü aydınları, insanları. Nereye baksanız bir meşhur şahsiyet karşınıza çıkıyor. Mustafa Kemal’e bile rastlayabilirsiniz. İnanılmaz bir yer, derya deniz. Yani İstanbul bir fon olarak gerekenden fazlasını gani gani veriyor.”

1918” serisinde karakterler de çok ilginç. Her zaman erkek egemen bir tür gibi gelmiştir bana polisiye. Dedektifler, polisler, katiller genelde erkektir. Siz bir erkek yazar olarak kadınları ön plana almışsınız. Neden?

1918’de 2 karakter var. İkisi de kadın. Bu bir kadın polisiyesi. 1918’de İstanbul’da geçiyor, İstanbul işgal altında. Bütün macera 13 Kasım’da başlıyor. Ferda Fransa’da eğitim alan bir paşa kızı. Mondros Antlaşması’nın imzalandığını öğreniyor. Ama aslında arka planda bir gerekçesi daha var. O gerekçe Ferda’nın kişisel macerasında, kendinde gizli. Atlıyor Doğu Ekspresi’ne İstanbul’a geliyor, yanında da çok yakın arkadaşı Fransız gazeteci Miette. 13 Kasım’da İstanbul’a adımını atıyor.

Zor bir İstanbul. Öyle ki yönetilemiyor, işgal edenler de yönetemiyor. Ciddi bir idari zaaf var. Bu idari zaaf siyasi bir boşluk yaratmakla kalmıyor, aynı zamanda adli vakalarda da bir patlama yaratıyor. O yüzden burada polisiye bir hikâye anlatılabilir diye düşündüm. Önde Ferda ve Miette’in polisiye maceraları ve dedektiflik hikayeleri, fonda da böyle bir İstanbul var. Özellikle bunu tercih etme sebebim de şu oldu. Kafalar karışık, kimsede netlik yok. Buna kısa süre sonra bütün soruları yanıtlayacak olan adam da Mustafa Kemal de dahil. O da İstanbul’a aynı gün,13 Kasım’da geliyor. O gün bir tekneye atlayıp karşıya geçecek, ama geçemiyor. Sebebi çok basit, çünkü işgal kuvvetleri ve donanmalar o anda boğazdan geçiyorlar. Silahlarını Dolmabahçe Sarayı’na çeviriyorlar. O meşhur sözünü orada söylüyor Mustafa Kemal. “Geldikleri gibi giderler”

Benim karakterim de aynı gün geliyor Mustafa Kemal ile. Çok kesişen bir yanı yok ama temel fonu ve motivasyonu anlatmak için söylüyorum. O dönemki tarihsel metinler de edebiyat da çok büyük karakterlerle dolu.

“İHMAL EDİLEN ŞEY KUDRETLİ KADINLAR!”

Hemen  yukarıda Sovyetlerde Lenin devrim yapıyor, burada Mustafa Kemal devrim yapıyor. Askeri kadrolar çok diri ve akıllı. Haliyle çok öne çıkıyorlar ve tarih de onların hakkını veriyor. Bu tartışmasız bir şey. Ama ihmal edilen bir şey var: Kadınlar. Çok kudretli kadınlar. Ve sadece şu da değil, zamanın, tarihin getirdiği, dayattığı cesaretli olmaktan söz etmiyorum, sadece yürekli olmaktan söz etmiyorum. Okumuş, diri, entelektüel kadınlar. Yazıyorlar, üretiyorlar, sanat da üretiyorlar. Gizli gizli metinler vesaire. Sultanahmet Mitingi’nde Halide Edip yalnız değil mesela yanında başka kadınlar da var. Dolayısıyla onlardan da biraz feyz alarak bu maceraların ön planına, kadın karakterleri çıkararak yazmayı uygun gördüm. Benim gözümde dönemin bütün insanları, kadınları da dahil süper kahramanlar. Yani bugünden bakınca yaptıkları işleri ancak bir süper kahraman hikayesi içinde anlamlandırabiliyoruz. Çok büyük hareketler çünkü. Birazcık onlara saygı duruşu. Macera janrının çok sevdiğim klişelerini kullanarak o tarihsel gerçekliğin içinde soluma isteği ile yazdım 1918’i.

Aslında bu kadar bereketli topraklarda polisiye, dedektiflik romanları biraz geç mi keşfedildi Türkiye’de?

Çok yazılıyor 80’lerin ortasına gelene kadar. Türkiye’de polisiye roman neredeyse unutulmuştu. Aslında başlangıcından yani Sherlock Holmes’tan bile önce yazılıyor Türkiye’de. Ahmet Mithat Efendi Esrar-ı Cinayat’ı 1883’te yazıyor. İlk Sherlock Holmes hikayesinden 5 yıl önce. Çok erken doğuyor, çokça da yazılıyor. Osmanlı’da da  cumhuriyet döneminde de. Cingöz Recailer, Amanvermez Avniler cilt cilt yazılıyor.

Esrar-ı Cinayet’in okurda çok büyük karşılığı oluyor. Çok ciddiye alınarak okunuyor. Hatta vakalar yaşanıyor Esrar-ı Cinayat da mesela Beyoğlu mutasarrıfı karakteri var. Dönemin Beyoğlu mutasarrıfına o kadar benziyor ki halk galeyana geliyor. Mutasarrıf ülkeyi terk etmek zorunda kalıyor.

Cumhuriyet’te ise cumhuriyetin tam istediği türe dönüşüyor, hikâyeleriyle ve karakterleriyle. Akıllı, kurnaz, hem de çok kısa süre önce, Kurtuluş Savaşı döneminde diyelim ki işgal kuvvetlerinin yanında yer alan Müslüman ya da gayrimüslim işbirlikçi çetelerle,  kişilerle hesaplaşan karakterler ortaya çıkıyor. Cingöz Recai de mesela böyle bir karakterdir. Aslında bir hırsız olmasına rağmen sağlamlaştırdığı yer aslında cumhuriyetin toplum biçimi. Nedir o; işgal yıllarını fırsata çevirip kesesini dolduran Müslüman/gayrimüslimlerin, şaibeli yabancıların haksız servetlerini talan edip baldırı çıplaklara dağıtan bir karakter Cingöz Recai. Birazcık Robin Hood gibi.

Hatta bir hikâyesinde Sherlock Holmes geliyor Türkiye’ye, Cingöz’ü yakalasın diye. Ama yakalayamıyor. Orada da bir mesaj var tabi. Avrupa’nın kültürüne de meydan okuma, kendi karakterini oluşturma çabası var.

Değilse elbette Sherlock Holmes çok büyük bir karakter, Avrupa rasyonalizminin, akılcılığın önemli bir temsilcisi. Kentleşmeyle ve yığınların proleterleşmesi ile doğan polisiyenin en meşhur figürü. Bu dönemde hurafeler alt ediliyor, polis araştırmalarına, emniyet teşkilatına sopa dışında da bir yöntem geliyor. Nedir o akılcılık. Çünkü artık suçlular da daha akıllı. Bir önceki dönemde, Şövalye romanları döneminde suçlular için suç diye bir şey yok. Suçlu ben yaptım diye ortaya çıkan adam zaten o dönemki romanlarda, çünkü fiili ile gurur duyuyor. Ama kente gelip proleterleşiyorsun ve bir ay çalışıp bir günlük kazanç elde ediyorsun. Bu seni kurnaz ve illegal birisi olmaya yöneltiyor. Yani suç işleyeceksin ve yakalanmayacaksın da. Çünkü hayatının, ailenin geleceği buna bağlı. Bu seni akıllı hale getiriyor.

Toplarsak, Esrar-ı Cinayat aynı zamanda Osmanlı’da ilk romanlardan. Önce tefrika ediliyor, Avrupa’da da böyle. Fasikül fasikül basılıyor ve halkın tek kaynağı, tek eğlencesi. Bilgisi, ilgisi her şeyi o. Dolayısıyla polisiyeye özel bir ilgi diyemeyeceğim. Ama okuyan herkes için özel bir şey. Bulmacası da olan, rakipsiz bir eğlence.

“YARIM KALMIŞ ERKEN BİR VEDA O CESET”

Polisiye edebiyatı, edebiyatın diğer türlerinden ayıran nedir? Polisiyeyi nereye konumlandırıyorsun?

Polisiyede mutlaka muamma olmalı ve bu muammanın çözüm süreci diğer her şeyin üstünde tutulmalı. Çok sayıda kural dikte edeni olmuş, büyükçe bir kısmı gülünç. Temeli bu söylediğimdir gibi geliyor bana. Diğer taraftan başka eserlerin, diğer türlerin bir muamması yok mu? Var tabii. Orada mesele biraz çetrefilleşiyor. Şöyle anlatayım. Örneğin Dostoyevski ne yapıyor; Raskolnikov gidiyor, tefeci bir kadını öldürüyor. Bunu hemen de itiraf ediyor zaten. Bu polisiye değil ama cinayet var mı var, muamma var mı muamma yok. Dostoyevski’de Raskolnikov’un muamması cinayet soruşturmasını fersah fersah aşan çok büyük bir mevzudur. Bakarsanız tefeci kadının topluma en ufak bir faydası yok, ama makbul birisi. Çünkü vergisini ödüyor. Raskolnikov’un topluma kabul edilebilir bir katkısı yok, vergi de ödemez, bu kadarı onu değersiz yapmaya yetiyor. Asla makbul biri değil. Bu da bir muamma fakat bu muammayı Dostoyevski de çözemiyor.

Çünkü bu aslında bütün insanlığın muamması. Uzunca bir süre belki 100 yıl sonra Lenin çözüyor Sovyetler için bu muammayı. Edebiyatta çözülebilir bir şey değil bu. Ama polisiyede ne oluyor bu muammayla ilgilenmiyorsun. Çünkü insanlık adına insanlık hikayesi ile uğraşmıyorsun. Bir ceset var karşında, aslında o ceset bir insandı o ana kadar. Temas ettiği, ürettiği, dokunduğu çok hikayesi vardı. Olacaktı da daha, yarım kalmış erken bir veda o ceset. Polisiye bunu anlatmıyor ki. Ortada bir ceset var ve kim öldürdü diye bakıyor. Bu çok kolay okunuyor, zevkli de. İnsanın hikayesine odaklandığın zaman tarihle, toplumla, insana dair bütün duyuşlarla çok fazla alışverişe girmen gerekiyor. Ama soruşturmaya baktığın zaman ne oluyor; iki bilinmeyenli denklem. O denklemin çözümüyle, kağıt kalemle uğraşıyorsun. Bu polisiyeyi edebiyattan uzaklaştıran unsurların başında geliyor. Çok kolay okunur da kılıyor. Dolayısıyla sevilip çok hızlı bir şekilde tüketiliyor.” 

Son 10-15 yıla gelirsek polisiye roman yazmak bir moda mı oldu sanki?

Aslında 40’lı yıllarda polisiye roman üretilmeye devam etti. Peyami Safa çok uzun dönem yazdı, Nazım Hikmet’in bile var “Yeşil Elmalar” diye. Daha sonra bitiyor, ne zamana kadar, 80’lerin ortasına kadar. Artık hiçbir kütüphanede polisiye tek bir roman kalmaz oluyor. Yazılmıyor doğru düzgün. Ama 80’lerde Ahmet Ümit, Osman Aysu, Celil Oker hemen hemen aynı dönemlerde polisiye yazmaya başlıyorlar. Ondan sonra okur ancak yeniden polisiye okumaya başlıyor ve devamı geliyor.

Dünyada ise hiç durmuyor. Bizde bugün nicel olarak çok, ama nitelik olarak biraz sıkıntılı. Bunun az üretilmesi ile de ilgisi var. Bizde artık unutulmaya yüz tuttuğu yıllarda Amerika’da kara roman keşfediliyor. Polisiye roman öyle bir biçim değiştiriyor, öyle bir furyaya sebep oluyor ki, casusiyeler yazılmaya başlıyor, dallanıp budaklanıyor. Ama bizde bir çırpıda kesiliyor. Kesilmesinin şunla ilgisi olabilir net bilemiyorum ama büyük on yıllar yaşamış Türkiye. Şu on yılı da ne kadar rahat atlatmışız diyebileceğimiz bir on yılımız yok. Şöyle düşünün 30 ile 40 Nazım Hikmet hapiste. Çok partili hayat, gelgitler, 60’da 70’de zaten siyaset patlıyor, Menderesler, darbeler. Ama edebiyat da yerinde durmuyor, yeni kudretli kalemler hep çıkıyor, toplumcu edebiyat vb. Kısacası polisiye kendine yer bulamıyor.

Ama 80’lerden sonra Celil Oker : “Türk karakteristiğini taşıyan polisiye yazmayı istiyordum. Bunun mümkün olduğuna inanıyordum ve onu da yazdım” diyor. Şimdi bugün baktığınızda Polisiye Yazarlar Birliği kuruldu 2 yıl önce. Galiba sadece oranın 100 küsur üyesi var. Üye olmayanlarla birlikte 200’e yakın yazar var polisiye üreten. Bu ciddi bir sayı.

“AHMET ÜMİT ROMANLARI ÖLÇÜSÜZ SATILIYOR…”

Peki kitap satışı nedir polisiye romanda?

Durum şu bir yazar çok satıyor, diğer kalanlar az satıyor.

Kim o yazar?

Ahmet Ümit’in romanları çok satılıyor. Ölçüsüz bir şekilde satılıyor, 300 binlerden söz ediyoruz. Ahmet Ümit’ten sonra çok satan polisiye romanı 10.000 satıyor. Ama ondan sonrakilerde 1000 tane falan satıyor. Arada çok ciddi farklar var, sayılar böyle. Buna bakıp polisiye çok okunuyor diyemiyorum. Sadece toplama bakarsanız evet çok ciddi bir sayı. Ama Ahmet Ümit’i çıkardığınız zaman polisiye açısından bu durum hiç iç açıcı değil. Yabancılar biraz daha çok okunuyor. Ama orada da seçicilik var tabii. Birazcık buraya kapılıyorlar, mesela İskandinav polisiyesi. Çok satan bir yazar geliyor, çok popüler oluyor, onu herkes alıyor, sonra bitiyor. 

Senin yazdığın polisiyede en çok neye önem veriyorsun, suç, katil, dedektif, arka plan hangisiyle daha çok ilgileniyorsun?

Aslında hikâyeye odaklanıyorum. Sadece soruşturmaya odaklanan mesela nedir o, çok akıllı bir katil, ondan daha akıllı bir dedektif. Böyle baktığınız zaman birini öldürmek, akılla ve zekâ ile ilgiliymiş gibi görünüyor, oysa değil bana kalırsa. Dolayısıyla akıllı bir katil bana tuhaf geliyor. Onu bu şekilde çizmek. İkincisi bunu çözmek de akıllı birisini satranç tahtasında alt etmek gibi işlendiğinde o da beni rahatsız ediyor.

Bir cinayeti aydınlatmak demek, aslında özelde incinmiş çok sayıda insanı rahatlatmak. Sosyal açıdan da adaleti tesis etmek demek. Bunun satranç tahtası ile bir ilgisi yok, hamle ile strateji ile bir ilgisi yok. Böyle işlenmesini sevmiyorum. Dolayısıyla ben polisiye roman yazarken de temel motivasyonum insan hikayesi oluyor. Tabii ki polisiyenin temel unsurlarını korumasına gayret ediyorum. Muammanın varlığı, onun çözümünün olabildiğince ertelenmesi, polisiyenin o temel unsurlarını koruyorum. Ama ana meselem o soruşturmayı basit bir denklem olmaktan çıkarmak. Onu hikayenin gereksindiği toplumsal arka planıyla ve iyi bir romandan beklediğim unsurların tamamını içerecek şekilde yazmaya çalışmak. 

Sen aslında bir avukatsın ve avukat olmanın da polisiye roman yazarken bir katkısı var mı?

Faydası oluyor. Hukuk Fakültesi’ne girip mezun olduğunuzda dersi hiç dinlemeseniz bile bir şey kazanıyorsunuz; o da muhakeme yeteneği diyelim. Bu yoksa zaten hukukun içinden çıkamazsınız. Gayya kuyusu gibi. Orada size soyut çok sayıda kavram öğretiliyor. Bu soyut kavramı olgu ile birleştirmeniz gerekiyor. Bu muhakeme ile alakalı bir şey. Polisiye yazarken çok işime yaradı. Kurgu yaparken, hikayenin ana damarını olabildiğince okurdan saklarken faydasını bolca gördüm.

Diğer tarafı da çok farklı kesimlerden insan manzaraları görmemi sağladı. Aslında hayatı bu şekilde sömürmeyi hep rahatsız edici bulmuşumdur ama, bir yandan da benim hayatla kurduğum en doğrudan temas da mesleğim olduğu için bundan kaçmam olanaksızdı. Tahayyül edemeyeceğim kadar birbirine uzak insan tipleri ile de karşılaştım. Bu istesem de istemesem de karakter yazarken çok işime yaradı.

Şöyle bir şey sormak istiyorum. Türkiye polisiye roman konusu olarak çok verimli bir yer dediniz. Peki son zamanlarda şöyle bir olay oldu da, kesinlikle polisiye roman olarak bunu yazmak isterim dediğiniz, dikkatini çeken bir şey oldu mu?

Bir olay var günümüzden değil, çok eski, yazacağım onu ama şimdi söylemek istemiyorum. Güncelde de tabii çok şey oluyor.

“ARABADA İNTİHAR EDEN DÖRT GENCİN ROMANINI YAZMAK İSTERİM”

Kısa bir süre önce bir otomobilde 4 genç bir kayıt yapıp, video çekip intihar ettiler. Kayıtta da askerdeki bir kardeşlerine mesaj bırakıyorlar. Biz seni hakedemedik kardeşim falan gibi. Bu çok tuhaf bir olaydı. Kısmen açıklanabilir buldum. Okudum onu, takip de ettim. Böyle toplu hareketler, anlaması, içine girilmesi zor işler, bana işlenebilir geliyor. Yoksa başımızı her çevirdiğimiz yerde, inanılmaz kadın cinayetleri var. Mesela insan nasıl birinin üstüne beton döker, üstelik ilişkisi var filan. Bunları algılayamıyorum bile. Kurgulamak da istemem. Bir noktadan sonra şeye dönüşüyor çünkü, şiddetin keyfini çıkarmaya dönüşüyor yazmak. O noktada, tiksiniyorum.

Benim her zaman merak ettiğim bir şey var polisiye roman yazarları ile ilgili. Sonuçta çocukluk anılarınızı yazmıyorsunuz. Ya da aşk romanı yazmak için aşık olmayı insan tasavvur edebilir. Zaten aşık olmuştur daha önce. O duygusunu yazıyordur. Aldatmıştır ya da aldatılmıştır o duyguyu bir şekilde biliyordur. Rahat rahat yazabiliyordur. Çeşitli insan hallerini daha rahat yazabilirsin. Ama bir katil olmadan ya da katillik duygusu taşımadan bir katil romanı, bir polisiye roman nasıl yazılır? Bana çok ilginç geliyor.

Polisiye roman yazarları dedektif değiller ama tabi istisnaları da var. Dashiell Hammett dedektif, John le Carre ajan. Onlar tecrübelerini de yansıtmış. Edgar Allan Poe kendi halinde bir adam diğer taraftan, uzaktan yakından emniyet işleriyle ilgisi yok. Bizde %90 böyle polisiye yazarları. Dedektif de değil, katil de. En azından çoğu için öyle tahmin ediyorum.

Ama ben kişisel olarak o teması kurdum bir katille mesleğim itibarıyla. Bir saat önce cinayet işlemiş birisi ile bir odada bulundum mesela. Polis ifadesine girecekti. Orada şunu fark ettim, ilk kez birini öldürüyor ve bunun farkında değil. O aslında sadece birine vurmuş, büyük bir şok yaşıyor, şoktan çıkamıyor. “Ben kimseyi öldürmedim ki, biz sadece tartıştık, kavga ettik” diyor. Böyle anlatıyor, bakışları donuk. Bu dünyadan çoktan kopmuş. Hisleri inandırıcı. Ne yaptığını o da bilmiyor.

Hani diyorsunuz ya bilmeden nasıl yazılır. Aslında bilmeden öldüremezsiniz de teknik olarak. İlk tecrübe ettiğinde bunu, sadece bir kişiyi öldürmüş birinden bahsediyorum, onun için o da cinayet değil. Çünkü emin değil. Kavga ettim, adam orada işte diyor. Ama şunu da gördüm tabii. Seri olarak zaman içinde hep birilerini öldürmüş birinin de duruşmasında bulundum. Onda durum daha farklıydı. Onu izlediğinizde algılıyorsunuz, orada artık cinayet sıradanlaşmış, basitleşmiş.

“KATİL O KADAR BUZ GİBİYDİ Kİ DURUŞMA SALONUNUN SOĞUDUĞUNU HİSSETTİK”

Şöyle bir cinayet davasıydı: Bir sokaktan geçerken, taciz var, istismar var bir yandan bir köpek öldürüyor, bir yandan cinayet işliyor. Önüne çıkan her noktada suç işlemiş bir adam var. Bir suç makinesi. Buz gibi bir adam. Duruşma salonunun resmen soğuduğunu hissediyorsunuz. Bütün ısıyı emen insanlar. Bu tabii çok kişisel bir temas. Şans mı, şanssızlık mı bilemiyorum. Tabii yazarken benim için şansa dönüşüyor ama çok huzursuz edici ayrıntılar. Doğrudan temasla yazmış bir Orhan Kemal var, ameleleri tanıyarak yazmış ya da Nazım Hikmet gibi. Doğrudan temas elzem mi, değil diye düşünüyorum. 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir