Onur Caymaz’ın henüz yayımlanmamış kitabı Dur Ey Zaman’dan…

Diyelim aynaya bakıyorsun.

Schubert çalıyor köşede: Standchen. Sehpadaki pikaptan doluyor odaya ses, geçen yüzyıl. Yıldızlar uzak. Gerideki narin ağaç tepeleri ne konuşuyor birbiriyle, akşam geçildi çoktan, vakit ilerliyor geceye. Pencere gerisinde, mehtap ışığında bülbüllerin tatlı sızlanışı; üstelik bu saatte. Aynaya bakıyorsun diyelim. Ne görüyorsun. Sen misin gördüğün? Orada, sırla cam arasındaki büyülü bölgede, sen diye görünen ne?

Çalıyor lied, plak döndükçe. Bir gün baktığında, tümüyle görebilirsen, o güne dek aynanın cennetinde kalmış her şeyle bir anda karşılaştığını düşün. Aynaya o güne dek kimler baktıysa hapsolmuş orada hepsi. Görünüm, hayalet, peri, ruh, yansı… Tümüyle aynı anda karşılaştığını düşün: Mahşer! Zaman, işte her şeyle böyle bir anda karşılamayalım diye var. Oluş anları genişlesin, bir anda olmasın hepsi, zamana dağılıp akıp gitsin diye.

Aynaya bakınca, sekmez o an, hemen görünürsün. Eşzamanlı. Işıktır, görüntü denilen, ışık getirir görüntüyü hızıyla. Öyle hızlıdır ki baktığında görüntün beyaz kanatlarını çırpıştırıp masum, uçuşarak ulaşır gözbebeklerine. Bir anda, yüzyılları aşan bir hızla görünürsün kendine. Düşün: Bakıyorsun ve on saniye sonra beliriyorsun aynada, zamanla aranda açılan gediğin korkunçluğunu hisset, olağanüstü. Olağan durumdaysa kusursuz uyum var, elle eldiven, örtüyle masa gibi. Işık ne de hızlı kat ediyor zamanda aldığı yolu. Yol, hızla alınıyorsa, kuraldır, zaman doğuyor. Bağlamdan kopsak da yakıcı kural, sayısal kesinliğin şiddetine maruz kalınıyor. Evrenin başından beri sevişiyoruz hızımızla: Zaman eşittir, hız bölü yol. Aynı yolda, hız artırıp ilerle, azalıyor zaman. Hız sonsuza yaklaştığında artık zaman da kayıplara karışıyor. Gittikçe kısalıp yok oluyor.

Çok eski bir söz bu kaçınılmaz yok oluşu, edişi simgeler: “Zaman iyi bir öğretmendir ama tüm çocuklarını zamanla öldürür.” Kronometre ilerledikçe koşucu sona yaklaşır, yarış sürer. Azalır zaman. Bu sözün anlamı Antik Yunan’ın zaman tanrısını hatırlatır hep. Baba – oğul arasındaki ölümcül karşılaşma: Khronos. Kronometrenin kronos’u ile birleştirilmiştir; Plutarkos’a göre Yunanlılar Kronos’un, Khronos alegorisi diye düşünmüştü. Zamanın akışını simgeleyen, Rönesans boyunca elinde tırpanla çizilmiş, iktidarını ele geçirebilecekleri kaygısıyla çocuklarını öldürmeye, yemeye çalışan nefret dolu baba. (Ölüm meleği Azrail’in elinde de tırpan olduğu unutulmasın, öldürmek ya da hasat. Ölümle, tarım ve tabii cinsel hayat arasında yakın ilişkiler… Her üçüne dair tapım, birbirine eklemlenerek sürer hep. Ölüler, tohumlarmış gibi toprağa gömülmelerinin yanında, bereketi, sonsuz dönüşümü de simgelerler. Yaşamla ilgili her şeye acıkacakları için bir gün çiçek olarak, arı olarak, su olarak aramıza geri dönecekler.)

Khronos, Uranos ile Gaia’nın yani toprak anayla gökyüzünün son çocuklarından biri dedik. Bir erkek. Onu doğuran toprak ana süresiz üremeye devam eder ama zalim baba, iktidar uğruna hepsini toprağa geri tıkamakta, kadına acı çektirmektedir. (“Toprağın da olsa kaldırma kuvveti / öyle kolay gömülemezdi hiçbir ölü, hiçbir hüzün neferi; / toprak / iterdi, tutardı, çırpınırdı / istemezdi gövdesine bir şeyin ansızın girmesini” – Gemi, Küçük İskender”)

Nihayet, babası Uranos’u (gökyüzü), annesi Gaia’nın (toprak) verdiği tırpanla iğdiş ederek egemenliğine son veren Kronos, ikinci tanrı kuşağını başlatır. (Aslında böylece gök, yerden kesilmiş, üzerimize bir çatı şeklinde yerleştirilmiştir, eh nasıl öylece duruyor dersen, o zaman Atlas diye bir arkadaş gerekir.) Hesiodos, Theogonia’sında söylemişti bunları. Fakat bu iğdiş işi sırasında babanın erkekliğinden akan kanlardan Erinys’ler yani intikam perileri doğar.  Merkez tanrılardan önce gelir intikam duygusu, tanrı kadar eski yani – “Mamoş mimli mamoş mimli / bilinmez kim kime kinli”. Ayrıca babanın iğdişi sırasında gökten aşağı yağan spermlerden de Afrodit doğar (bu doğum başka başka kaynaklarda farklı anlatılır).

Kronos’un da çocukları olacaktı nihayet. Biri de Zeus işte. Kronosoğlu lakabı da buradan geliyor. Kronos da Rheia’dan doğan çocuklarını yer, sebep aynı; iktidarı yitirme korkusu. Ataları ona oğluna yenileceğini bildirmiştir çünkü. Zaman, yemektedir çocuklarını. Antik Yunan’da tanrı kuşakları hep bir öncekileri yok ederek iktidara geçer. Gelecek çünkü, geçmişten kurulur hep.

Babayla oğulun zamanındayız işte. Kararıyor iyice hava, pencerenin önünde. Dönüyor Schubert. Babam ölüyor, ben Nokta’yı yazıyorum onu bir tohum gibi toprağa bırakmanın anısını yad etmek için iki bin bir yılında cemre düştüğü gün. Bir hırka bile yok omuzlarımda Beylikdüzü’nün o aman vermez soğuğunda.

Yaşar Kemal, tüm on iki eylül sürecini zarif bir tür otobiyografiyle geçirir, Türk edebiyatının en güzel kitap isimlerinin bazılarının babası değil midir: Kimsecik üçlemesini yazar. Seksen başından doksan bire dek süren kitap, o kargaşa ortamında ayakta kalmanın yoludur çocukluğa sığınmak.

Üçlemenin ilk bölümü Yağmurcuk Kuşu’nda hoş sahneler vardır, edebiyatımızın hayvan hakları, çevre duyarlısı kesimleri tarafından uzun süre görülmemesi günümüz aydınının ikiyüzlü tavrı olsa gerek. Kitabın baş karakteri Salman, bir kısrağa âşık olmuştur. İlişki kurmak üzere ara sıra ahıra gidip gelmekte, ilk deneyimlerini bu kısrakla yaşamaktadır: “Salman çoktan işinin başında, al tayın arkasındaydı. Al tay sağrısını usul Salman’ın kasığına dayıyor, sonra da bir hoş, hüzünlü başını çevirip arkasındaki adama uzunca bakıyordu, gözlerini dikip, öyle insan gibi, sessiz, anlayışlı. Çok çok hoşuna gidiyordu Mustafa’nın al tayla Salman’ı böyle seyretmek.” Burada bir erkeğin, hayvan düzmesini izlemekten çok hoşlanan Mustafa’nın durumunu hiç sorgulamıyorum, yeri değil bu deneme. Zira Salman, Mustafa kendisini böyle görse onu öldüreceğini söyler birkaç paragraf önce. Ayrıca şu tatlı çocuk kaygısını anmalı: “Ya Salman’ın bu al taydan bir çocuğu doğarsa, çocuğu da tay olursa, Salman bu tayı ne yapardı?”

İşte Yağmurcuk Kuşu’nda Yaşar Kemal Thegonia’dan getirdiği metaforik düzeyi müthiş kullanır. Çocuklar düş görmektedir, anlatırlar birbirlerine. Salman’dır düşte görülen, tayla birlikte olmuştur: “Salman al tayın sağrısında, al tay bacaklarını germiş, kendinden geçmiş, sağrısı kırışarak… Salman birden hayasını taydan çıkarıp, kocaman, Salmanın hayası bir at hayası kadar kocaman olmuş, al tay kederli, şaşkın gözlerle dönüp dönüp gökte uçarken Salmanın hayasına bakıyor, birden geriye dönüp bakarken Salmanın hayasını ısırıp koparıyor, kan yağıyor gökten köyün üstüne, bütün köylü dışarı çıkmış, gökten, Salmanın hayasından yağan kan yağmuruna bakıyorlar, başları gökte… Üstlerine Salmanın al tayın ağzındaki koparılmış kapkara hayasından yağan kandan insanlar tepeden tırnağa kana batıp çıkıyorlar. Evler, cami, mor kayalıkla dağ, keskin doruğun ucundaki ak kale, akan ırmak hep kıpkırmızı kana kesiyor” Eh, Erinysler’in doğduğu sahne işte! Bir çocuğun yeryüzü, gökyüzünden ayrılıyor.

En büyük eserler, Freud’a göre de babanın ölümüyle yaşar. MÖ 429 yılında yazılan Oedipus (yine Yaşar Kemal ve Yılanı Öldürseler) babayı öldürmüştü. Barthes şöyle soruyordu: “Babanın ölümü edebiyattan birçok hazzı silecektir. Artık baba yoksa, öykü anlatmak neye yarar? Her öykü Oedipus’a indirgenemez mi? Anlatmak, her zaman kökenini aramak, yasa ile olan sürtüşmelerini söylemek, yumuşamanın ve kinin diyalektiğine girmek değil midir? Bugün hem Oedipus hem de anlatı terk edilmiştir: Artık sevmek yok, anlatmak yok. Kurgu olarak, Oedipus en azından bir işe yarıyordu: İyi romanlar yazmaya, iyi anlatmaya yarıyordu.” – (Inaugural Wounds: The Shaping of Desire in Five Ninetenth-century English – Robert E. Lougy) Ölünce baba, anlatmak yeterli midir, kurtarıyor mu!

1601’de bitirilen Hamlet, babayı öldürmüştü. 1880’de yazılan Karamazov Kardeşler de hep babanın ölümü. Üstelik Oedipus bilmeden öldürülmüştür, Hamlet’inki öldürülmüştür; o büyük tanrı Dostoyevski ise Karamazovlarda, bu büyük kitapta bizzat suçu üstlenendir.

O nefis tırpan elde, baba iğdiş edilir; zaman geçer. Gecenin kör saatidir artık, o eşsiz mehtaplı yaz geceleri, plak dönmektedir, şarap bitmek üzere, Schubert, sükunetle uğuldar; iş bitmiştir, yerle gök ayrıdır artık. Zamanın aynasında durulur. Bir aynanın karşısında. Bakarız kendimize. Erkek olmak, biraz da öldürebilmektir. Tragedyadaki bilmeceye doğru cevap verilmiştir tamam ama insan doğmaması gerektiği halde doğmuş, birlikte olmaması gereken kişiyle birlikte olmuş ve öldürmemesi gerekeni öldürmüştür…

Schubert, sabaha dek sürer. Kaybolur ahenk. Baba, bir kere ölmüştür.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir